
MURAT SEVİNÇ
Ülker Güleryüz (çevresinde ‘Necla teyze’ olarak bilinen), Ankara’da gecekondu-barınak nevi bir evde hayvanlarıyla yaşayan bir kadın. Beslediği köpekler varmış; belediye aracı hayvanları toplayınca aracın önüne geçip engellemeye çalışmış. Hafif yaralanmış. Hayvansever bir grup görüntüleri izleyince Ülker hanımın köpeğine kavuşmasını sağlamışlar. İnternette bir video var, arabanın arka koltuğunda köpeğini öpüp seviyor. O yaşta ve o koşullarda yalnız yaşayan bir kadının sokak hayvanlarını yoldaş bellediğini tahmin etmek güç değil.
Yine, internet haberlerinden öğrendiğim kadarıyla Ülker Güleryüz, sokak hayvanı-köpek karşıtlığı üzerinden örgütlenen sosyal medya hesapları tarafından hedef gösterilmiş. Ülker hanımla dalga geçilmiş, hırsızlıkla suçlayanlar olmuş, ‘dilenci’ demişler vs. Muhtemeldir ki internet ve sosyal medyanın ne olduğundan dahi habersiz yoksul mu yoksul bir kadın, sosyal medya linçi ardından, evinde çıkan bir yangında beslediği hayvanlarıyla birlikte yanarak öldü.
Ortada bir itfaiye raporu ve o raporu sorgulayıp itiraz edenler var. Rivayet muhtelifken yargı belirtmek doğru olmaz. Nasıl öldüğü, o yangının nasıl çıktığı kadar, o yaşta ve o halde bir insana yönelik muamele önemli. Yangının adı, devam eden incelemenin ardından konulabilir; mesele, Ülker hanımın başına geleni isimlendirmekte.
Yukarıdaki satırları yazarken duyduğum rahatsızlığı anlatmakta zorluk çekiyorum. ‘Benim de mi rahatsız olma duygum nasır tutuyor acaba’, kendime sorduğum sorulardan biri. Bu haberi okuyunca insan ne yapmalı, yaşananı nasıl adlandırmalı.
Okuyorum, hayatıma kaldığım yerden devam ediyorum, örneğin bu satırı yazarken çay içiyorum; bunda bir gariplik var, var olmasına var da… Sosyal medyada nefret örgütleyen kişilerin-grupların mensuplarıyla birlikte yaşıyoruz, belki biraz önce otobüste yanımda oturuyordu, her canlıya düşman o faşistlerden biri.
Sokak köpekleri tartışması konusunda daha önce yazdım. Herhangi bir konuda olduğu gibi, köpeklerin çoğalması sorunu hakkındaki çözüm önerileri de, öneri sahiplerinin nasıl insanlar olduğunu ve yaşadığımız sistemin niteliğini gösterir/belirler. Türkiye’de aylardır süregiden tartışmanın dili buradaki demokrasinin kalitesiyle, ortalamanın kumaşıyla ilgili. Sığınmacılar konusundaki üslup gibi. Geriye kalan pek çok şeyi belirleyen, etkileyen, yön veren bir durum bu.
Kuşkusuz söz konusu durumu teşvik eden bir siyasi toplumsal iklimdeyiz. Demokrasi yoksunluğu, peşi sıra ‘cezasızlık’. Nefret örgütleyicileri başlarına bir şey gelmeyeceğini düşünüyor. Hayvanların öldürülmesine karşı çıkanları aşağılayarak sindirmeye çalışıyorlar. İttapar, itperest, köpekperest vs. Sonra, ülkenin bir yerlerinde, kimilerinin tüfekle köpek öldürdüğüne, bazı belediyelerin güzelim hayvanları canlı canlı gömdüğüne, bir başka yerde hayvanların yavrularıyla birlikte zehirlendiğine tanık oluyoruz. 21’inci yüzyılda varabildiğimiz uygarlık seviyesi bu.
Öldürmeye karşı çıkanlara hep aynı klişe yanıtlar veriliyor; “Al evine besle,” “Hangi Batı ülkesinde…” “Sokaklarda yürüyemiyoruz” vs. Sanki kısırlaştırma yanlısı herkesin o hayvanları evine alıp beslemesi mümkün ve gerekliymiş gibi. İnsanın, kendisinden güçsüz olana, öyle görünene eziyet eğilimi yeni olmadığı gibi, bize özgü de değil. Buna mukabil burada toplumsal yaşamın/kültürün bir parçası sayılır.
Sosyal medya yoluyla geniş kitlelere ulaşabilen, önce köpeklere sonrasında hayvanseverlere, açıkçası düşmanlık besledikleri her kişi ve kuruma nefret diliyle hitap eden, çoğu adı sanı belirsiz hesapların, yeniyetme faşist örgütlenmenin bir görünümü olduğu kanısındayım. X’in sahibinin de ‘yeniyetme faşistlerden’ olduğu gözardı edilmemeli.
Almanya’da, 1930’ların ilk yıllarında, ellerinde sopalarla sokak köşelerinde ‘topluma zararlı’ sendikacı ve sosyalist bekleyen Nazilerle aralarında çağ farkı var. Tehlikeli gördüklerini, ‘bildikleri’ yöntemlerle yok etmeye çalışıyorlar. Artık sokak köşesinde bekleyip saldırmaya gerek yok, sosyal medya üzerinden hedef haline getirme ve linç, benzer işlevi yerine getiriyor. Bir gün bir gazeteciye, bir gün bir akademisyene, bir gün bir sanatçıya, bir gün bir siyasetçiye, bir gün bir iş insanına, bir gün bir Kürt’e, Afgan’a, Suriyeliye… Bir gün, 82 yaşında bir barakada hayvanlarıyla yaşayan, yoksul bir kadına. Ülker Güleryüz’e.
O yaşlı kadını hedef haline getiren, yaşadığı üzüntüyle dalga geçen, ona hakaret edecek kadar süflileşebilen insanlar, sizce nasıl insanlardır? O kumaşa sahip olanların biraradalığı nasıl adlandırılmalı?
Çoğunlukla adı sanı kimliği belirsiz birilerinin faaliyeti olan bu tip ‘nefret örgütlenmeleri’ faşizm emaresidir ve bir toplum için iyiye işaret değildir. Ülker Güleryüz’ü hedef gösteren, o koşullarda yaşayan birini aşağılayabilenler, faşist kişiliklidir. İnsanları ‘ittapar’ sıfatıyla tanımlayan, herhangi bir soruna çözüm olarak ‘ölüm’ öneren herkesle mücadele edilmelidir. Kimseye zararı dokunmamış bir köpeğin diri diri gömülmesine, bir diğerinin yavrularıyla birlikte zehirlenmesine sevinenleri tanımlarken mahcup davranılmaması gerekir. Faşizm, dilde, yöntemde, öneride, tutumdadır. Faşistlerin ise boynuzu ve kuyruğu yoktur, sizin gibi benim gibi, insandır.
Allah, Ülker Güleryüz’e rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.