Sandığa güvenin yitirilmesi ile umudun sıfırlanması söz konusu olduğunda (ki bunun çok güçlü emarelerini etrafımızda çok sık görmekteyiz) verilecek tepkinin, yani “sandık boykotunun” bireysel düzeyde hayata geçirilmesi hiçbir şey ifade etmez.
Bunu örgütlü ve etkili biçimde, dahası sonucu tayin edici oranlarda yapamadığımız takdirde, muktedirlerin umurunda bile olmayacağı gibi, bu çürük ve iğdiş olmuş sistemin devamında da rol oynaması kaçınılmazdır.
Yakın geçmişteki her seçimde olduğu gibi bu kez de “Ortaya konulan sandık ve oy kullanma sistemi ile oyların sayım sisteminin çok büyük ve ağır hileye ve manipülasyona açık olduğunu, propaganda sürecinden ve imkanlarından başlayarak sonuçların tasnifine kadar büyük bir adaletsizlik ve usulsüzlük yaşanabileceğini” ben de savunuyorum.
Ancak bu gerçeğe, bu olguya dikkat çekmem, örgütsüz biçimde bu seçimlerin boykot edilmesini savunmak anlamına da gelmez.
Çünkü, bu koşullarda “sandığa sırt çevirmenin, demokrasiye sırt çevirmek anlamına geleceğini”, sorunlarımızın çözümüne de katkı bulunmak yerine erteleyeceğini, hatta daha ciddi sorunlar içine düşmemizi beraberinde getireceğini de anlamamız gerekiyor.
Pazar günü, mahalli idareler seçimi için sandık başına gitmeyip evimizde oturmak ya da “Pikniğe, yazlığa, yurtdışına filan kaçmak” açıkça, bu ülkede (bütün arızalarına rağmen, paldır küldür de olsa işletilmeye çalışılan) demokrasiyi sahipsiz bırakmak anlamına gelecektir.
Pazar günü sandıktan uzak durmak, emeklinin ve emekçinin hakları için verdikleri mücadeleyi “boşlukta bırakmak”, hak hukuk ve adalet için verilen mücadeleyi, adaletsizliklerin ve katliamların hesabının sorulması için verdiğimiz savaşı da sahipsiz bırakmak olacaktır.