Zachary Foster: Amerikan-Yahudi toplumunda bir devrim olacak

ARDA EKŞİGİL

İsrail-Filistin çatışması gözümüzün önünde uzmanların da ‘soykırım’ olarak tanımladığı bir dönemece girdi. Haliyle, dünya kamuoyu ağırlıkla Gazze’de ve Batı Şeria’da girişilen etnik temizliğin kurbanlarına ve faillerine odaklandı. Fakat özellikle Türk basınında, İsrail devletini ve toplumunun önemli bölümünü ‘soykırımcı pratikler’e iten veya bunların meşrulaştırıcı kılıfını dokuyan temel ideoloji Siyonizm hakkında çok az esaslı yayın yapıldı, yapılıyor.

Bu eksiğin bir miktar olsun giderilebilmesi umuduyla, İsrail-Filistin çatışmasının tarihini enine boyuna incelemiş, 2017’de konu üzerine doktorasını Princeton Üniversitesi’nde tamamlamış Amerikalı-Yahudi akademisyen Zachary Foster’la söyleştik… İsrail’in kuruluş kodlarını, Amerikan Yahudi toplumunun olup bitinlere bakışını, içinde bulunduğumuz sürecin başka hangi tarihsel süreçlere benzetilebileceğini, Türkiye’ye olası yansımaları ve gelecekte hepimizi nelerin beklediğini konuştuk.   

10 yıl evvel tanıştığımızda, ‘Filistin’ kavramının tarihteki yeri – icadı ve evrimi – üzerine doktoranı yazıyordun. İlerleyen yıllarda akademik çalışmalarınla yetinmedin, Palestine Nexus isminde bir web sitesi kurdun, İsrail-Filistin çatışması üzerine online dersler vermeye başladın. Aynı siteyi Filistin entelektüel mirasını korumak için kullandın ve Gazze’de açlık ve ölümle boğuşan Filistinlilerin sesi olan bir platforma dönüştürdün. Fakat biz hikayenin başına dönelim; İsrail-Filistin meselesine ne zaman ve niçin ilgi duymaya başladın?

Zachary Foster…

Amerika’da Yahudi bir ailenin çocuğu olarak, Yahudi okullarına, yaz ve gençlik kamplarına giderek büyüdüm. Bir Yahudi gençlik grubunun parçası olarak İsrail’e gittim. Yani ‘İsrail merakım’ yetiştirilme tarzımla ilintili. Meraklı bir çocuktum ve İsrail’e meraklıysan ister istemez Filistin’e de merak duymaya başlıyorsun, çünkü aynı fiziksel alanı paylaşıyorlar. Bol bol tarih okuyordum, özellikle ‘Yeni İsrail Tarihçiliği’ diye bilinen literatürü (İsrail’deki ana akım tarih yazımına eleştirel bir bakışla yaklaşan bir akım); Simha Flapan, Benny Morris, Ilan Pape, Avi Shlaim gibi isimleri. Filistinli yazarlar da ilgimi çekiyordu. Nur Masalha çok etkiledi beni örneğin.

İsrail’in ve Siyonizm’in tarihini inceledikçe, her ikisine de daha eleştirel bir gözle bakmaya başlıyorsun zamanla. 1890’larda hareketin kurucu babası Theodor Hertzl’dan, 1920’lerde Arthur Ruppin’den, 1930’larda Haim Weizmann’dan Yosef Weitz’a, Zangwill’e, Moshe Sharett’e ve David Ben-Gurion’a Siyonist hareketin tüm önde gelen isimleri Filistin’in etnik temizliğini desteklemiş. O zamanlar bu işleme ‘transfer’ deniliyordu. Hepsi aynı açmazla karşı karşıyaydı. Nüfusunun yüzde 80-90’ı Yahudi olmayan topraklarda nasıl bir Yahudi devlet kurulacağı açmazı. Hepsi de aynı sonuca vardı: Bir Yahudi devleti kurmak için Yahudi olmayanların, yani Filistinlilerin sürülmesi gerekiyordu.

‘Kanımız F pozitif’

Kaç yaşlarında bu durumun idrakına vardın?

18 yaşında üniversiteye girdiğimde Siyonist mitoloji ve propagandayla yetiştirilmiş bir gençtim. Üçüncü yılıma kadar bu anlatıları sorgulamadım. Bazılarını bizzat İsrail’deki hocalarımın tavsiye ettiği yukarıda adı geçen yazarların kitaplarıyla tanıştım. İsrail’e gitmem ve İsrailli tarihçilerle tanışmam, Anti-Siyonist akımla haşır neşir olmama yol açtı.

Ama değişim yavaş ve git gelli oldu. 20-21 yaşlarında Balkanlar’a yaptığım bir seyahat çok etkili oldu örneğin. Gezide Yahudiler ve Filistinliler vardı. Filistin topraklarına bağlılıklarından bahseden Filistin kökenli arkadaşların hikayelerini dinledim. “Ailelerimiz Filistinli. Arapça ana dilimiz. Filistin’de akrabalarımız var. Ama onları ziyaret bile edemiyoruz, çünkü F pozitif kanımız var, yani Filistinliyiz” diyorlardı. Bense, Polonya kökenli ama nesillerden beri Amerika’da bulunan bir ailenin çocuğu olarak o topraklarla ne ailevi ne kültürel bağlarım olmasına rağmen oraya yarın taşınabilir, birkaç hafta içinde pasaport alabilirdim. Çünkü kanım Y pozitifti, yani Yahudiydim. Doğru kan grubuna sahiptim. Hiç aklıma yatmayan bir şeydi bu. Çoğu insanın da aklına yatmadığını tahmin ediyorum.

Sağ Siyonizm’ Filistinlilik kavramını dahi reddediyor. Yahudi olmayan yerel halkı ‘Arap’ olarak tanımlayarak herhangi bir Arap ülkesinde yaşayabileceklerini, Yahudilerin ise koskoca dünyada yalnızca bir parça toprakları olduğunu ifade ediyorlar. Filistin halkının yaşadığı zulüm Türkiye’nin gündemine sık sık girse de bir ideoloji olarak Siyonizm’e ilgi zayıf. Siyonizm nedir? Hangi tarihsel koşullarda doğmuştur? İsrail’de ve diasporada nasıl formlar almıştır?

Siyonizm’in esası, Filistin bölgesinde yaşayan Yahudilerin Yahudi olmayanlardan fazla hak ve ayrıcalığa sahip olması gerektiği fikri. 19’uncu yüzyılda popülerlik kazanan ve Filistin bölgesinde Yahudi bir devletin kurulmasını amaçlayan bir siyasal akım.

1917’de bölgeyi kontrole alan İngilizlerin desteğini alana kadar ciddi kurumsal bir desteği yok. O dönemde İngilizler, nüfusun yüzde 85’i Arap kökenli olmasına rağmen bölgenin bir Yahudi yurduna dönüştürülmesi niyetini benimsiyor ve 1948’e kadar bu yönde çalışıyor. Bu dönemde bölgenin demografisi arazi alım satımları ve Yahudi göçüyle değişmeye başlıyor.

1948’de 660 bin Yahudi’ye karşılık 1,5 milyon Arap var Filistin’de. Dolayısıyla bölgenin küçük bir parçasıyla yetinmeleri gerektiğini biliyor Siyonistler. Aralarında Filistin’in ne kadarını ne zaman ele geçirmek gerektiği konusunda tartışmalar yaşansa da niyetleri daha geniş alanlara yayılmak ve ‘nehirden denize’ tüm Filistin’i kontrol etmek.

1960’lı yılların başında dönemin başbakanı Levi Eşkol, bugünkü Batı Şeria ve Gazze’yi işgal etmek için bir plan hazırlatıyor. 1967 Savaşı Mısır’ın bir İsrail limanını ablukaya almasıyla başlasa da İsrail bunu yayılmacı amaçlarını gerçekleştirmek için bir bahane olarak kullanıyor. Henüz savaşın ilk gününde, Mısır’la gerginlikle alakasız Batı Şeria’yı işgal ediyor ve o günden beri elinde tutuyor.

Netanyahu Hristiyan Siyonistlere oynuyor

Bugüne doğru geldiğimizde, konumuzla bağlantılı bir başka mesele de Amerikan Yahudiliğiyle İsrail’in ilişkisi şüphesiz. 7 Ekim sonrası gelişmeler, bize ABD-İsrail ilişkisinin kopması neredeyse imkansız bir bağ olduğunu gösterdi. Öyle ki pek çoklarına göre ABD’nin ve diğer Batı hükümetlerinin Batı Şeria ve Gazze’deki İsrail saldırganlığına verdiği koşulsuz desteğin arkasında diaspora Yahudilerinin bu ülkelerdeki etkili konumu rol oynuyordu. Fakat aslında tablo bundan çok daha parçalı. Gelişmeleri yakından takip edenler, Amerikan-Yahudi kişi ve kuruluşlar arasında 7 Ekim’den beri derin çatlakların, hatta düşmanlıkların geliştiğini kolayca fark etmiştir... 7 Ekim’den önce Amerikan-Yahudi toplumunda İsrail’e bakış nasıl şekillenmişti? Bu bakış zaman içinde nasıl değişti?

Amerikalı Yahudiler arasındaki tartışmalar aşağı yukarı 20 yıldır sürüyor aslında. İsrail devletinin politikalarına karşı eleştirel bir tutum takınan Amerikalı Yahudilerin sayısı yıllar içinde hep arttı. İsrail 2007’den beri Gazze’de beş operasyona girişti. 2008-2009’da birkaç Hamas militanı öldürürken 1400 civarı sivil öldürdü. 2014’te 2300 sivil öldürdüler. 2018’de Büyük Dönüş Yürüyüşü adıyla başlayan barışçıl protestoya katılan 250 sivili katlettiler. Dönemin bakanlarından Avigdor Lieberman “Gazze’de masum insan yok” dediğinde yıl henüz 2018’di!

İsrail toplumu sağa kaydıkça ve ırkçılık normalleştikçe Human Rights Watch, Amnesty International, B’Tselem gibi insan hakları kuruluşları bir apartheid rejimine işaret eden raporlar yayınladı. Amerikalı Yahudiler de hakikati kavramaya başladı. 2022’de (7 Ekim’den bir yıl önce) yapılan bir ankete göre 40 yaş altı Yahudilerin yüzde 40’ının İsrail’in bir apartheid rejimi olduğunu düşünüyordu.

Amerikan-Yahudi toplumunun İsrail siyasetini etkileme kapasitesi nedir peki?

İsrail’de müesses nizam Amerikan-Yahudi toplumundaki değişim konusunda çok endişeli. O kadar ki artık Amerikan-Yahudi toplumunu kaybettiklerini düşünüyorlar. Saf değiller, ABD’deki en büyük ve en etkili savaş karşıtı protestoları Jewish Voices for Peace (Barış İçin Yahudi Sesler) gibi kuruluşların örgütlediğini, Amerikalı Yahudilerin yarısının Gazze’de girişileni soykırım olarak nitelendirdiğini biliyor. O yüzden Binyamin Netanyahu hükümeti, İsrail’e asıl desteğin artık Hristiyan Siyonistlerden (dünyanın sonunun gelmesinin Yahudilerin Kutsal Topraklar’a göçüyle gerçekleşeceğini düşünen ve sayıları on milyonları bulan Amerikan Evanjelist Cemaati) geleceğini düşünüyor ve onlara oynuyor.

Naziler de aynısını yapmıştı

Etnik temizlik ve soykırım tartışmalarına girmişken; tarihten, hatta ‘Ermeni Soykırımı’ gibi bizim topraklarımızdan örneklerden yola çıkarsak Gazze’deki etnik temizlik sürecini geçmişteki hangi katliamlara benzetmek mümkün?

Öncelikle hiçbir soykırımın birbirine benzemediğini hatırlatalım. Her birinin kendine has özellikleri, kendine özgü dinamikleri var. Myanmar’da Rohingya’lara yapılanlar, Sudan’da, Rwanda’da yaşananlar, Ermenilerin kırımı… Bunların her biri birbirinden farklı. Ama bana sorarsan Gazze’de yaşananlarla en büyük paralellik gösteren tarihsel süreç, Nazilerin Yahudi soykırımı.

Görüntüleri getir gözünün önüne. Tam teçhizatlı, güçlü kuvvetli askerlerin önünde savunmasız, yarı-aç, sindirilmiş siviller… Filistinlilerin sıkıştırıldığı, İsrail resmi ağzının ‘toplama kampı’ (!) olarak adlandırdığı alanlar… İşleyen propaganda makinasını düşün. Yerli ve yabancı basının etki altına alınma çabalarını. Müzisyenleri ve sanatçıları kullanmaya çalışan bir makina; dünyaya ‘karnı tok Filistinli’ görüntüleri yayıyor. Naziler de aynısını yapmıştı. Kızıl Haç heyetlerine Yahudilerin öldürülene dek çalıştırıldığı çalışma kamplarında gezdirip ne kadar iyi şartlarda yaşadığını dünyaya kanıtlamaya çalışmışlardı. Ari bir Yahudi ulus-devleti kurma gayretinin arkasında yatan Lebensraum (Nazilerin özellikle Doğu Avrupa’da Yahudi ve Slav ırklarından arındırılmış, Alman ırkının gelişimi için kullanılmasını öngördükleri ‘yaşam alanı’) oluşturma niyeti. Jerusalem Post’ta bir makale, Yahudi yerleşimlerinin refahı için bir Lebensraum oluşturulması gerektiğinden bahsediyor! Nazi dil ve üslubunu bizzat kendileri benimsemiş durumdalar.

Biraz da ‘sıradan’ İsraillinin dünyasına inelim. Kendi adına yapılan bu katliamları nasıl meşrulaştırıyor sıradan İsrailli?

Burada ‘vahşet propagandası’ diye adlandırılan mekanizma büyük önem arz ediyor. 7 Ekim saldırıları esnasında Hamas’ın işlediği suçlara cevap verildiği argümanı – Hamas pek çok cana kıymış olsa da – yapılanları meşrulaştırmak için yetersiz kalıyor. 100 bin kişinin ölümünü bin kişinin ölümüyle açıklamak kolay değil. O yüzden Hamas’ın yaptıklarını sayıların ötesinde, boyutsuz bir barbarlık eseri olarak resmetmek gerekiyor. Kafası kesilen veya fırınlarda yakılan bebekler, göğüsleri kesilen ve toplu tecavüze uğrayan kadınlar gibi duygusal olarak son derece tetikleyici yalanlar üretiliyor. Bunlar Filistinlileri insanlık dışı bir ‘tür’ olarak kodlamak ve canavarlaştırmak için kullanılıyor. Bir de bildiğimiz, Hamas’ın sivillerin arasında – okullarda, camilerde, hastanelerde – saklandığı yalanı var. Meşrulaştırma mekanizmasının iki ana dişlisi bu.  

İsrail’de köklü bir değişimin kapısını açabilecek ve Filistinlilerle ortak bir gelecek inşa etmeye yönelecek bir siyasi hareket var mı?

Evet, Mesavot (‘Retçiler’) isimli bir hareket var. Genç vicdani retçilerden oluşan bir grup. İsrail’de değişim için en büyük umut bu hareket. Eğer gençlik orduya katılmayı reddederse soykırım yarın sona erer.   

Türkiye’nin eli kolu bağlı

Olaylara bir de bizim coğrafyadan bakalım. Türkiye’de ilginç bulduğum bir şey var: Toplumun ezici çoğunluğu Filistin davasına ve İsrail zulmüne büyük tepki gösterirken kendi ülkesinde azınlıklara (Kürtlere vb.) reva görülen ayrımcı muameleler karşısında son derece sessiz ve tepkisiz. Hem Türkiye’nin Kürt sorununa hem de Filistin meselesine hakim bir akademisyen olarak bu iki konu arasında paralellikler kuruyor musun?

Elbette, birçok paralellik var. Kürtler de kendine özgü bir etnik-ulusal kimliği olan, eğitimde ve yerelde daha büyük otonomi talep eden bir grup. Adem-i merkeziyetçi veya ayrılıkçı gayelerinden açıkça bahsedemeseler de bu böyle. Fakat aradaki önemli bir fark, Kürtlerin Türkiye’nin yalnızca bir parçasına dair taleplerde bulunması. Oysa İsrail’le Filistin’in haritası, aynı harita. Yani hem benzerlikler, hem farklılıklar var. Türk devletinin Kürt taleplerini veya isyanlarını bastırmak için kullandığı metotlarda da benzerlikler var.

Türkiye’den İsrail-Filistin meselesine bakıldığında resmi iyice bulandıran birkaç nokta daha var: Suriye’deki Kürt hareketiyle İsrail’in müphem bir yakınlaşma sürecine girmesi ve Suriye’deki rejimin değişmesiyle Türkiye’nin İsrail’le bir anlamda ‘sınırdaş’lığı, İsrail’le Türkiye’nin yakın gelecekte askeri olarak karşı karşıya gelebileceği endişesini görülmemiş derecede körükledi. Böyle bir olasılığın gerçekleşme ihtimali var mı?

İsrail doğalgazda Türkiye’ye bağımlı. Ama Türkiye de ABD’ye göbekten bağlı. Bağımsız hareket etmeye kalkıp İsrail’e giden gazı keserse ABD ve NATO karşısında zor duruma düşer ve zaten uçurumun kenarındaki ekonomisi iyice patinaj yapar. Yani Türkiye’nin eli kolu bağlı. Erdoğan, NATO ve ABD’ye karşı çıkamayacaktır.

Bir kopuş olacak

Son olarak senden bir kehanette bulunmanı rica edeyim. Özellikle diaspora Yahudileri arasında gitgide yaygınlaşan Anti-Siyonist veya Post-Siyonist düşünce akımlarının uzun vadede İsrail-Filistin çatışmasının yönünü değiştirebilecek bir karşı güce dönüşme ihtimali olduğunu düşünüyor musun?

Dönüştüreceğinden eminim. Bu sadece bir zaman meselesi. Bir kopuş olacak. Amerikan-Yahudi toplumu içinde bir devrim olacak. İsrail bayrakları sallayan, İsrail devletiyle ismi anılan muhafazakar kanat bir soykırıma destek vermenin utancıyla sessizce mağaralarına çekilecek. Zamanında Irak savaşını desteklemiş siyasetçiler sonradan nasıl aforoz edildiyse bugün Amerikan-Yahudi toplumunun önde gelen liderleri de sahneden bir bir silinecek. Değişim bugünden yarına olmayacak, fakat yepyeni bir nesil gelecek, ABD ve İsrail’e dümeni kırması için baskı yapacak. Bundan emin ol.

Not: Soruların hazırlanmasına katkısı için Naomi Cohen’e teşekkür ederim.