Luigi Pirandello’nun ‘Biri, Hiçbiri, Binlercesi’ romanında Vitangelo Moscarda’nın hayatındaki çatlak, karısının sıradan bir cümlesiyle açılır. Karısı burnunun hafifçe sağa eğri olduğunu söyler. Moscarda şaşırır; kendi yüzünün bu özelliğini o güne kadar hiç fark etmemiştir. Fakat onu asıl sarsan burnunun eğriliği değildir. Karısının yıllardır baktığı yüzde, kendisinin hiç görmediği bir şey vardır. Demek ki karısının gördüğü Moscarda ile onun kendisini gördüğü hali bütünüyle benzeşmez.
Bu küçük fark giderek daha büyük bir soruya dönüşür. Karısının tanıdığı Moscarda ile arkadaşlarının bildiği Moscarda da birbirinden farklı olabilir. Üstelik bunların hiçbiri onun kendisi olduğunu düşündüğü kişiyle tam olarak örtüşmek zorunda değildir. Moscarda kendisini tek bir kişi sanırken, başkalarının zihninde farklı biçimlerde var olduğunu fark eder. Pirandello’nun burundan başlayıp vardığı yer tam da burasıdır: Kendimizi yalnız kendi gözümüzden tanımayız.
Başkalarının bizi nasıl gördüğü, zamanla bizim kendimizi nasıl gördüğümüze de karışır. “Sen zaten insanlarla kolay anlaşırsın”, “Sen kararını kolay kolay değiştirmezsin”, “Sen yalnız kalmayı seversin”, “Sen böyle şeyleri önemsemezsin” gibi cümleler önce birer gözlem gibi duyulur. Fakat yıllar boyunca aynı özelliklerimiz görülüp adlandırıldıkça, biz de kendimizi o kelimelerle anlatmaya başlayabiliriz. Bir süre sonra başkalarının bizi nasıl bildiğiyle bizim nasıl biri olduğumuzu sandığımız şey arasındaki sınır eskisi kadar belirgin olmayabilir. O zaman soru yalnızca başkalarının bizi nasıl gördüğünden ibaret olamaz: “Ben böyleyim” dediğimiz şeyin ne kadarı gerçekten bize aittir?

Bize yakışan
“Ben böyleyim” dediğimiz özelliklerin bir kısmının neden bu kadar kalıcı olduğunu anlamak için biraz geriye gitmek gerekir. Bir çocuk sakin olduğunda daha kolay seviliyor, başarılı olduğunda daha çok görülüyor, uyumlu olduğunda çevresindeki gerilim azalıyorsa kendisine bilinçli olarak bir kişilik inşa etmiyordur. Hangi tarafının karşılık bulduğunu, hangisinin ortamı gerdiğini, ne yaptığında yakınlığın arttığını öğreniyordur. Zamanla karşılık bulan taraflarını daha sık göstermesi şaşırtıcı gelmez. Kimliğimizin ilk taslakları da biraz böyle oluşur; mizacımızla ilişkiler içinde öğrendiklerimiz birbirine karışır.
Bunların ilişki içinde öğrenilmiş olması, bize ait olmadıkları anlamına gelmez. Çalışkan biri çalışmayı gerçekten sevebilir, başkalarını gözeten biri içtenlikle cömert, zor zamanlarda ayakta kalan biri sahiden dayanıklı olabilir. Bir özelliğin nereden geldiğinden çok, hâlâ seçeneklerden biri olup olmadığı önemlidir. Kararlı biri fikrini değiştirebiliyor mu? Herkesin sosyal bildiği biri yalnızlığı seçtiğinde kendisini açıklamak zorunda hissediyor mu? Bir özelliğe sahip olmakla ondan başka türlü olamamaya başlamak arasındaki fark burada belirginleşir.
Yetişkinlikte bu rollerin çoğunu artık kimsenin açıkça talep etmesine gerek kalmaz. “Ben hallederim”, “Ben böyle şeylere takılmam”, “Ben kimseye yük olmam” derken karşımızda bunları isteyen biri bulunmayabilir. Eski beklenti çoktan içeride kendine bir yer edinmiştir. Rolün kalıcılığını alışkanlık tek başına açıklamaz. O rol sayesinde güvenilir bulunuyor, seviliyor, ihtiyaç duyulan kişi oluyor olabiliriz. Bize uymayan tarafını görmek bu nedenle zordur; artık dar gelen bir rolün içinde hâlâ değer verdiğimiz bir yerimiz olabilir.
İyi giden hayat
Bize artık tam uymayan bir rolün içinde kalmak her zaman belirgin bir sıkışmışlık hissi yaratmaz. Tam tersine, hayat o rol sayesinde oldukça iyi işliyor olabilir. Her krizde soğukkanlı kalan kişi güvenilir bulunur, sorumluluğu üstlenen çalışanın değeri artar, çevresindekileri idare eden kişi bulunduğu düzenin önemli bir parçasıdır. Dışarıdan bakıldığında vazgeçilmesi gereken bir hayattan ziyade, korunması gereken bir düzen bile görülebilir. Gelgelelim bir hayatın iyi işlemesiyle, onun içinde kendimizi hâlâ bulabilmemiz aynı şey sayılmaz.
Edward Deci ve Richard Ryan’ın ‘öz-belirleme kuramı‘ bu ayrımı anlamak için iyi bir çerçeve sunar. Dışarıdan gelen bir beklenti zamanla öylesine içselleşebilir ki artık kimse bizden talep etmediği halde onu kendi kuralımızmış gibi sürdürürüz. Fakat içselleştirdiğimiz her şey bize aynı ölçüde ait hissettirmez. Bir şeyi suçluluk duymamak, kendimizden beklediğimiz kişiden sapmamak ya da yıllardır kurduğumuz düzeni bozmamak için yapıyor olabiliriz. Başka bir seçim ise bugün önem verdiğimiz şeylerle hâlâ örtüşüyordur. Dışarıdan birbirine benzeyen iki hayat, içeriden aynı yaşanmayabilir. İnsan bazen kötü giden bir hayattan ziyade, artık kendisine eskisi kadar ait gelmeyen iyi bir hayattan uzaklaşmak ister. Üstelik bu hayatı bir zamanlar gerçekten kendisi seçmiş olabilir.
Bunu fark etmeyi zorlaştıran şeylerden biri de düzenin zamanla kendiliğinden işlemeye başlamasıdır. Sorumluluğu üstlenmeye alışmış kişi kimse yardım istemeden yetişir; ortaya çıkabilecek boşluğu daha oluşmadan doldurur, başkasının hayal kırıklığıyla karşılaşmadan kendi isteğinden vazgeçer. Herkesin sosyal bildiği biri gitmek istemediği yere yine gidebilir; yıllardır kararlı bilinen biri fikrinin değiştiğini söylemeyi erteleyebilir. Ortada açık bir baskı olmadığı için bunların ne kadarının hâlâ seçim olduğunu fark etmek zordur. Dışarıdan ters giden belirgin bir şey yokken içeride daha sessiz bir soru belirebilir: Bütün bunların içinde ben ne istiyorum?
Kendi sesin
Karşısındaki kişinin yüzündeki küçük bir değişikliği fark eden, ortamın gerilimini erkenden sezen, ne söylemesi gerektiğini hızla hesaplayan biri son derece duyarlı olabilir. Bu duyarlılık güçlü bir empati kapasitesinden gelebileceği gibi, ilişkide güvende kalmanın öğrenilmiş bir yolu da olabilir. Dikkat uzun süre dışarıdaki işaretlere yöneldiğinde ise içeriden gelen daha belirsiz olanları seçmek zorlaşır. Başkalarının ne hissettiğini anlamakta ustalaşmış olmak, kendi isteğimizi aynı açıklıkla bildiğimizi göstermez.
Bu mesafe gündelik hayatın küçük anlarında daha görünür olur. Öfke yorgunluk diye geçiştirilebilir, isteksizlik nankörlük gibi gelebilir; bir şeyi isteyip istemediğimize bakmadan önce onun makul olup olmadığını düşünebiliriz. Kendi cevabımızdan önce başka sorular devreye girer: Doğrusu ne, kim kırılır, benden ne bekleniyor? Bir süre sonra ne istediğimizi söylemekten önce, onu diğer ölçülerden ayırt etmek zorlaşır. İçerisi sessiz değildir; sadece kendi sesimiz orada tek başına konuşmuyordur.
O sesi yeniden ayırt etmeye başladığımızda her şey kolaylaşmaz. Uzun zamandır istediğimizi sandığımız bir şeye kavuşup beklediğimiz sevinci duymayabilir, herkesin bize çok yakıştırdığı bir yerde artık kalmak istemediğimizi görebiliriz. Böyle anlarda aklımıza kolayca şu gelebilir: “Demek ki bunu hiç istemedim.” Oysa bugünkü isteğimizin geçmiştekiyle uyuşmamasının başka bir açıklaması daha vardır. Bir zamanlar gerçekten istediğimiz şey, artık istediğimiz şey olmayabilir. Bugünkü isteğimizle geçmişteki seçimimiz birbirini tutmadığında, geride bıraktığımız dönemi yeniden yorumlamak kolaydır. Kendi sesimizi başkalarının sesinden ayırmaya çalışırken karşılaştığımız güçlüklerden biri de budur: O sesin kendisi de zaman içinde değişir.
Kendine dönmek
Geçmişteki hiçbir halimiz bugünkünden daha ‘gerçek‘ değilse, kendine dönmek sözü de tuhaflaşır. Sanki üzerimize eklenen beklentileri, rolleri ve sorumlulukları kaldırdığımızda altta değişmeden bekleyen asıl kişiyi bulacakmışız gibi konuşuruz. José Ortega y Gasset’in “Ben, ben ve koşullarımdan ibaretim” sözü bu fikre başka bir yerden bakar. İçine doğduğumuz aile, yaşadığımız ilişkiler, verdiğimiz kararlar ve üstlendiğimiz sorumluluklar benliğin üzerine sonradan yapışmış şeyler sayılmaz. Kim olduğumuz bütün bunların içinde biçimlenir. Kendimize dönmek, koşullarımızdan arındırılmış eski bir halimizi bulmaksa, dönülecek böyle bir yer olmayabilir.
Yalnız koşullarımız bizi bütünüyle belirlemez. Bize verilmiş olanlarla seçtiklerimiz birbirine karışır; verdiğimiz kararlar da zamanla yeni koşullarımıza dönüşür. Bir ilişkiyi seçeriz, sonra o ilişkinin sorumlulukları içinde yaşamaya başlarız; bir mesleğe gireriz, giderek onun imkânları ve sınırlarıyla şekilleniriz. Bütün bunları benliğin dışına atıp geride bize ait olanı bırakmak imkansızdır. Daha güç olan, onların içinde bugün nerede kendimizi hâlâ tanıdığımızı görebilmektir.
Ait olmak
Uzun süre aynı düzenin içinde yaşamak, tanıdıklığın verdiği güveni aitlik duygusuna benzetebilir. İçtenlikle seçtiğimiz bir yerde sonradan yabancılaşabilir, yeni verdiğimiz bir kararın içinde ilk zamanlarda kendimizi eğreti hissedebiliriz. Eski yerimizden çıktığımızda kaybettiğimiz şey yükün ötesinde, alışkanlığın verdiği yön duygusudur. Bu yüzden kendimize daha uygun bir yerde bile başlangıçta daha acemi hissedebiliriz.
Bazı roller üzerimizden çıktığında hafiflemek kadar, onların içinde sahip olduğumuz yeri kaybetmenin boşluğunu da hissedebiliriz. Belki kendine dönmek dediğimiz şey de bir zamanlar kim olduğumuzu yeniden bulmaktan çok, artık kim olmadığımızı fark etmekle ilgilidir. Yeni olanın yabancılığı, eski olanın doğruluğuna kanıt sayılamaz.
Pirandello’nun aynasında Moscarda’yı sarsan şey burnunun eğriliğiyle başlayıp çok daha uzağa varmıştı: Kendisine ait sandığı görüntünün tek olmadığını görmüştü. Romanın başındaki ayna bu yüzden sadece yüzünü değil, kendisi hakkında bildiklerinin sınırını da gösterir. Başkalarının bildiği, geçmişte olduğumuz ve bugün olmaya çalıştığımız kişilerden hiçbiri tek başına bizi tamamlamaz.
Belki bütün bu görüntülerin arasından değişmeyen, ‘gerçek‘ olanı seçmek gerekmiyordur. Kendimize ait yaşamak, sonunda kim olduğumuzdan bütünüyle emin olmak değil, değişirken de kendimize yabancı kalmamak olabilir.