Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:
- Bekir Dadır’ın ‘Civarda Kaybolanlar’ adlı Vildan Külahlı Tanış öykü kitabı eleştirisi (Everest Yayınları).
- Caner Almaz’ın ‘Çiçekçi Kadın’ adlı Minyoung Kang romanı eleştirisi (Çeviren: Selen Demirtaş, Timaş Yayınları).
- Şevval Tufan’ın ‘Turuncu Şey’ adlı Maud Faverjon çocuk kitabı eleştirisi (Çeviren: Alara Beykan, Günışığı Kitaplığı).

Çağımız, yerden aldığı çöpü bile birilerine göstere göstere çöp kovasına atmanın, bir çocuğun başını okşarken buna en az bir tanık arayanların, yaşadığına bir kanıt olsun diye özel bir anın tam ortasına diğer insanları alanların çağı. Yaşadığımız bu çağa daha yazacak binlerce, yüz binlerce kelime var. Bu kadarın yetmeyeceği kesin.
Böyle bir çağda insanın görünmek istemesi, bir şeyleri göstermek istemesi, her gün sosyal medyada aldığı beğeni sayısının ve günün belli zamanlarında bu beğenilerin daha da artacağı bilgisine sahip olması yine bu çağın getirdiklerinden olsa gerek.
Böylesine hesaplı kitaplı bir yaşamın içinde yazılan metinlerin, bu çağın dışındaymış gibi yazılması günümüz edebiyatının samimiyetten uzak olmasına kapı aralıyor. 50’lerden, 70’lerden çıkmış gibi duran, o yıllara ait diyalogların revaçta olduğu metinler sık sık karşımıza çıkıyor.
Son birkaç on yıldır bu böyle. Elbette sosyal medyanın varlığını yok sayan veya sosyal medyayı odağına almayan, eski halk hikâyeciliğinin izlerini taşıyan, metinler kötüdür, demiyorum. Onların arasında da çok iyi metinler, öyküler var.
Edebiyat kadim tarihinin getirilerini es geçelim veya yapay zekânın olanaklarını kullanarak, incelikten ve duygudan yoksun metinler ortaya koyalım demiyorum elbette. 2026 yılının ilk çeyreğinde yazılan metinlerde sosyal medyadan, günümüz teknolojisinden bihaber olmamak daha sağlıklı diye düşünüyorum.
Vildan Külahlı Tanış’ın Everest Yayınları tarafından çıkan ikinci öykü kitabı Civarda Kaybolanlar, az önce sözünü ettiğim konulara dikkat etmiş, bu konuları da öykülerine kaliteli bir şekilde yedirmiş.
Öykülerin genelinde bir görünme teması söz konusu. Bunu kimi zaman direkt karakter üzerinden, karakterin ağzından verirken kimi zaman da öykünün genelinde, içinde yer alan karakterin/karakterlerin görünmek istemesi olarak vermiş.
Öykülerin genelinde görünme isteği bir sonuca ya da bu istek bir kazanca dönüşmüş diyemeyiz. Genellikle görünmeyen karakterler ve görünmeyen hikâyeleri aynı şekilde, devinimsiz olarak kalıyor.
Bekir Dadır’ın Edebiyat Burada’daki yazısı

Güney Kore edebiyatının yakın dönemde ülkemizdeki ve dünyadaki etkisinin büyük olduğu görmezden gelinemeyecek bir gerçeklik. Han Kang’ın aldığı Nobel Edebiyat Ödülü’yle birlikte daha da ivmelenen bu etki, Güney Kore edebiyatının özgün ve evrensele hitap eden seslerini keşfetmemizi sağlıyor.
Bununla birlikte bu sesin içerdiği tonlar aslında tanıdığımız tınıları da barındırıyor. Geçmişten gelen gönül bağımız haricinde, geçmişinin ve güncel toplum yapısının da benzeşmesi her iki toplumda üretilen işlerin karşılıklı anlaşılma ihtimalini güçlendiriyor.
Güney Kore’den çıkıp da odak noktasını toplumsal krizler ve travmalar üzerine kuran eserler de ülkemizde çokça okunuyor.
…
Romanın merkezinde, Sejin şehrinin Dosan semtinde atıl haldeki eski bir evi dönüştürerek Bitki Dükkânı’nı açan baş karakterimiz Choi Yuhui var.
…
Kitabın açılış bölümünde Yuhui, insanların da bitkiler gibi uygun ilgi ve koşullarla iyileşebileceğine inanır. Fakat hayatının önceki döneminde tanıdığı ve şimdiki zamanında hayatına giren erkekler bu inancı tekrar tekrar çürütür.
Danışmanlık projesinde Yuhui’nin fikirlerini sahiplenen ve dükkânı kendi başarısıymış gibi sunan Hoyoung, öfke anında Yuhui’nin güçlükle yaşattığı areka palmiyesini parçalayınca ilk eşiği aşar: Yuhui el çapasıyla onu öldürür.
Bu andan itibaren Yuhui’nin karakter olarak dönüşümüzü izlemeye başlarız. Yuhui için mesele yalnızca bir bitkiye zarar verilmesi değildir; Hoyoung’un yaptığı, bakım verilen her canlıyı kendine ait ve harcanabilir sayan tahakkümün görünür hâlidir.
Caner Almaz’ın Edebiyat Haber’deki yazısı

Öykü, bir grup hayvanın yerde bulduğu turuncu ve tanımlanması güç bir nesne etrafında gelişen kısa bir hikâye anlatıyor.
Kitabın temel hareket noktası karakterlerin bu gizemli nesnenin ne olduğunu anlamaya çalışmasıyla şekilleniyor. “Bir şey işte…” olarak tanımlanan bu nesne, hikâye boyunca farklı yorumlara açık kalır ve anlatının merkezinde yer alıyor.
Çocuk edebiyatında sıkça karşılaşılan öğretici ve doğrudan mesaj veren metinlerin aksine, Turuncu Şey anlamı okura hazır biçimde sunmuyor. Bunun yerine merak duygusunu harekete geçirerek çocukları düşünmeye davet ediyor.
Hikayedeki hayvanlar, buldukları nesneyi anlamlandırmaya çalışırken farklı varsayımlar üretiyorlar. Bir karakter nesnenin şapkaya benzediğini söylerken, bir diğeri bunun bir şapka olmadığını ileri sürüyor.
Böylece kitap, nesnelerin anlamının yalnızca fiziksel özelliklerinden değil, bireylerin bakış açılarından da etkilendiğini gösteriyor.
Eserin en dikkat çekici yönlerinden biri, çocukların bilişsel gelişim süreçlerine uygun biçimde tasarlanmış olması. Küçük yaş grupları çevrelerini keşfederken sürekli olarak nesneleri sınıflandırmaya ve adlandırmaya çalışırlar. Turuncu Şey bu doğal öğrenme sürecini hikâyenin merkezine yerleştiriyor.
Şevval Tufan’ın Bianet’teki yazısı