Bakın dün onca olay içinde şu iki vaka da oldu: “Sınır”da, kaçakçı takibinde bir astsubayın “sınır ötesi”ne geçince, kaçırıldığı bildirildi. En azından ilk haberler öyleydi. Bülent Arınç daha sonra bunun doğru olmadığını söyledi. Yine “sınır”da bir er, “kaza kurşunu” ile vuruldu, öldü. En azından ilk haberler öyleydi.
Diyarbakır’da, çarşı pazar dolaşırken, hamile eşine meyve alırken maskelilerce arkadan vurulan “Şehit Astsubay” Necdet Aydoğdu’yu hatırlıyor musunuz? Belki! Cenazeyi Karadeniz’in sarp dağ köyüne götürmemek için “Şehitlikte toprağa verelim ısrarı” bile yapmış “devlet”, neyi araştırdı ve neyi araştırmadı, biliyor musunuz? En azından yakın zamana kadarki durum: Astsubayı öldüren silahın başka bir kentte başka bir astsubaydan “çalındığı”na dair bilgi pek araştırılmadı!
Lakin askeri yetkililer, “Şehit Astsubay”ın “terör şehidi olup olmadığı”nı araştırdı! İlki, bize hakikati anlatabilecek bir şeydi. İkincisi ise “devletin bağlayacağı maaşla vereceği tazminat”ı belirleyen başka bir şey!
Başa dönersek, ikide bir madenlerden kışlalara, “şehitlerimiiiz” diye bağıran ve buyuran asker-sivil devletin bir derdi de bu:
Ölen öldü, kalan sağlara ne para vereceğiz?
Bu ölü ordunun neferlerini nasıl sınıflandırıp faturalandıracağız?
Bu ikiyüzlülüğü bilelim diye yazıyorum:
İşte o yüzden, “Afyon cephanelik şehitleri”ne önce “doğal felaket” yazılmak istendi.
İşte o yüzden, hemen “intihar etti” deniyor, “kaza kurşunu” da deniyor kimi asker için.
İşte o yüzden, “helikopter veya nakliye uçağı”yla düşen kimi pilot ve mürettebatın ailesi Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde.
İşte o yüzden, 23 yıl önce Muavenet zırhlısında ABD füzesiyle vurulmuş kimi askerin yakınları bile, “şehitten tasarruf” yapan iç hukuk ve kendileri tükendiği için “Şehidin hakkı”nı AİHM’de arıyor!