Demokrasi, sadece seçimde bir partinin aldığı oy oranları üzerinden değerlendirilebilecek bir rejim değildir. Halkın oyuyla iktidara gelip aynı şekilde iktidardan gitmek tartışılmaz bir ilkedir. Ancak iktidara asıl meşruiyeti sağlayan husus hak ve özgürlüklere ve yargı denetimine karşı aldığı tutumdur. Kuşkusuz katılımcılığı, çoğulculuğu ve kanun önünde eşitlik ilkesini de bunlara eklemek gerekir.
Türkiye’de yetkiler dar belediyecilik anlayışı dışında tamamen iç bölge denilen merkezde toplanmış durumda. Bölge yönetimi,vali-kaymakam ve alt bürokrasiyle topluma tasallut eden sömürge tipi idari vesayet yapılanması içinde. Üstelik tüm bu yetkilerin merkezde tek bir kişide temerküz etmesi durumu daha vahim hale getirmekte. Böyle bir rejimden çoğulcu, katılımcı bir demokrasi çıkmaz, demokrasi kültürü oluşmaz, birey yetişmez, barış ve huzur olmaz. Anayasa’da yer alan insan haklarına saygılı, demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti var olamaz. Ancak “varmış” gibi yapılır.
Nitekim her alanda bunu yapıyoruz. Vicdanımızın terazisi kayboluyor. Çıkarlarımız aklımızın rehberliğini engelliyor. Aklımız yüreğimizle buluşmuyor. Sözcükler ağzımızda eğreti duruyor. ”Mış gibi” yapmaya devam ediyoruz.
Ülkede bu kadar yargı mağduru varken çerçeve yasanın sadece PKK’ya ilişkin olarak dar tutulması amacın adaletin, sosyal ve siyasi kalıcı bir barışın sağlanması, rejimin çoğulcu, katılımcı, özgürlükçü bir demokrasiye ulaşmak olmadığı anlaşılmakta. Rejim, Kürtlerin üzerinde ceza tehdidini saklı tutup meşruiyetini ve sürekliliğini onlar üzerinden sağlama gayreti içinde.