
BAHADIR KAYNAK
bahadir.kaynak@altinbas.edu.tr
Uluslararası siyasette sorunların kompartımanlara ayrılması, devletlerin her meseleyi ayrı bir düzlemde ele alıp diğer meselelerdeki anlaşmazlıkların çözüme engel olmaması ideal durumdur. Örneğin Türkiye ile AB arasındaki Kıbrıs ve Doğu Akdeniz anlaşmazlıklarının Gümrük Birliği’nin yenilenmesi veya sığınmacı konularında işbirliği fırsatlarına engel olmaması umulur. ‘Komşularla sıfır sorun‘ politikası ilk ortaya atıldığında buna benzer bir yoruma müsaitti. Ankara’nın komşularıyla sorunları tamamen ortadan kaldırması mümkün olmadığına göre diğer konularda ortak çıkarlara odaklanılmasına dayalı bir yaklaşım sergilenecek, anlaşmazlıkların ayak bağı olmasına müsaade edilmeyecekti.
Bununla beraber uluslararası siyaset, aynı zamanda ‘al, ver‘ yaklaşımının çokça gözlendiği, alakasız gibi görünen bir dizi konunun birbirine bağlandığı bir alan. 19’uncu yüzyıl Avrupa diplomasisine bir göz atınca büyük güçlerin birbirinin kazanımları karşısında telafi beklediğini, Kuzey İtalya’ya karşı Ren’in, Mısır’a karşı Boğazlar’ın masaya sürüldüğü olayların yaşandığını biliyoruz.
Bugün uluslararası siyaset belki böyle açıktan takas mantığıyla yürümüyor ama hala konuların birbiriyle bağlantılanmasının önüne geçemiyoruz. Ukrayna ve Suriye’deki krizler gibi görünüşte birbiriyle alakasız iki olay, her ikisine de taraf olan Rusya’nın varlığıyla birbirine bağlanıveriyor. Hem Ukrayna’da hem de Suriye’de hararet artarken, ikisinin ortasındaki Türkiye bir kez daha çoklu dış politika sorunlarının ortasında kendisini buluyor. Aslında Ankara’nın her iki olayda da gerilimin artmasında etkisi olduğundan kendimizi pasif bir gözlemci olarak tanımlamak doğru değil. Türkiye her iki sahnede de artan gerilimi belki de arzuluyor.
Önce Ukrayna’ya gidelim. Kırım ve Donbas’taki Rus işgalinin Ukrayna’nın toprak bütünlüğünün ihlali olduğuna, Türkiye’nin de bu fiili durumu tanımasının mümkün olmadığına şüphe yok. Öte yandan Ankara uzun süre daha dengeli götürdüğü bu gündem maddesinin giderek daha fazla tarafı gibi bir pozisyon alıyor. Erdoğan’ın Ukrayna ziyaretinde askerleri ‘Slava Ukrayna‘ diye selamlaması gibi sembolik adımlardan Kırım meselesine yönelik yüksek sesli itirazlara ve son olarak Kiev’e SİHA satışına uzanan, giderek temposu yükselen bir politika gözlemliyoruz. Söz konusu SİHA’ların Donbas’ta Ruslara karşı kullanılmaya başlamasının ardından Lavrov bunun çatışmayı donduran Minsk protokollerine aykırı olduğunu beyan etti.
Bir kez daha ABD ve İngiltere’nin Ukrayna krizinde tırmanmadan en azından rahatsız olmadığı, ancak bu defa Türkiye’nin pozisyonunun da şahin ülkelere biraz daha yaklaştığı gözüküyor. Moskova’yla iktisadi ve politik ilişkilerinin zedelenmesinden endişelenen Fransa ve Almanya ise itidal telkin ediyorlar. Ukrayna’nın toprak bütünlüğünden yana olsalar da sorunu hemen çözmek adına Rusya’yla çatışmayı gereksiz buluyorlar. Muhtemelen AB’nin devlerinin kafasında Kıbrıs sorunu gibi on yıllara yayılacak ama istikrarın bozulmasına müsaade edilmediği bir senaryo mevcut. Türkiye’nin de çıkarları Almanya ve Fransa ile benzeşiyor olmasına rağmen belki başka alanlarda pazarlık gücü sağlaması için daha keskin bir tutum alınıyor.
Başka alanlar demişken Suriye’ye geçiş yapabiliriz. Ankara için şu andaki birincil meselenin Suriye’deki istikrarsızlık olduğunda birçok kişi hemfikir olacaktır. 2016 yılında hemen darbe girişiminin ardından başlatılan sınır ötesi müdahaleler zinciri Fırat Kalkanı, Afrin, İdlib’de gözlem gücü ve son olarak Fırat’ın doğusundaki Barış Pınarı derken bugünlere kadar gelindi. Şimdi en yetkili ağızlardan bangır bangır duyurulan beşinci harekatın arifesindeyken içinde bulunduğumuz uluslararası konjonktüre bir bakalım.
Yukarıda saydığımız operasyonlar Ankara ile Moskova arasında ilişkilerin çok daha pozitif olduğu, hava sahasının kullanımı konusunda Rusya’nın olurunun alındığı bir konjonktürde gerçekleştirilmişti. Fırat Kalkanı harekâtı sırasında geçici süreyle hava sahasının kapanması operasyonu yavaşlatmış ardında yapılan görüşmelerle sorun çözülerek kalındığı yerden devam edilmişti. Barış Pınarı harekâtı ise ilan edilen hedeflere ulaşılamadan Moskova’nın çizgiyi çekmesi sonucu arzu edilenden çok daha dar kapsamlı kalmıştı.
Bugün başta Ukrayna’da Ankara’nın aldığı pozisyon olmak üzere Rusya’yla birçok anlaşmazlık konusu varken yapılacağı ilan edilen operasyon, eğer gerçekleşirse, bu bağlamda diğerlerinden farklı bir konjonktürde cereyan edecek. İdlib’den Türk Silahlı Kuvvetleri’nin çekilmesine direnişimiz düşünüldüğünde Rusların da Şam’ın da Türkiye’nin girdiği topraklardan çıkarılmasındaki güçlüğü bir kez daha not ettiğini tahmin edebiliriz. Bu koşullarda Ankara’nın daha da geniş alanlarda kontrol sağlaması sonucunu doğuracak bir operasyona Rusya’nın razı gelmesi daha da güç görünüyor. İdlib’de bazı ödünlerin verilmesi karşılığında Moskova’nın bu harekata yeşil ışık yakabileceğine dair tevatürler varsa da Ankara’nın İdlib’deki sıkışmışlığı, Rusya’nın Türkiye’ye güvensizliği yan yana koyulduğunda bu pazarlığın güçlüğü anlaşılabilir.
Eğer iktidar Rusları Ukrayna’da sıkıştırıp Suriye’de daha işbirlikçi davranmaya zorluyorsa bu da riskli bir strateji olarak değerlendirilmeli. Putin için en rahatsız edici konu olan Ukrayna’da Batı’nın şahin kanadıyla beraber pozisyon almak Rusların bize karşı güvensizliğini perçinleyeceği gibi, Suriye’de ABD ile anlaşıp konuyu kapatmaya ikna olmasına sebep olabilir. Suriye’de iç savaş başlarken dönemin dışişleri bakanı Davutoğlu Rusya’nın Türkiye ile Suriye arasındaki tercihini bizden yana koyacağını öngörmüştü. Ancak Moskova, ilişkilerin gerilmesi pahasına Doğu Akdeniz’deki müttefikinin arkasında durmayı yeğledi ve bugünlere geldik. Bugünkü sıkıştırma operasyonunun da benzer bir sonuca yol açarak gerilimi artırması ihtimalini göz önünde bulundurmakta fayda var.
Suriye’de planlanan operasyonun ABD ile ilişkilere etkisi ise bambaşka bir mesele. Fırat’ın batısına Tel Rıfat’a ve Membiç’e yönelik bir harekata daha tepkisiz kalmasını bekleyeceğimiz Washington, Barış Pınarı operasyonundaki gedikleri kapatmak amacıyla doğuda yapılacak bir harekata olumsuz yaklaşacaktır. Roma’daki G-20 Liderler zirvesinde ayaküstü Biden’la nihayet görüşebilen Erdoğan’ın bu konuda bir uzlaşma sağlama hedefi var mı bilemiyorum ama eğer öyleyse bile ABD yönetiminin PYD’yi şimdilik gözden çıkarmaya niyeti olmadığını söyleyebiliriz. Ukrayna’daki Rusya karşıtı pozisyonla Washington’un dikkati çekilmek isteniyorsa henüz bu şekilde sonuç alamadığımızı da göz önünde bulundurmak lazım. Dolayısıyla oldukça zorlu bir manevra denendiği sonucuna varmak mümkün.
Rusya’yla ilişkiler meselesine geri dönersek, Ukrayna’da daha uyumlu bir politika izlememiz halinde Suriye’de bize tüm kapıların ardına kadar açılacağını söylemek istemiyorum. Nitekim Barış Pınarı harekâtı sırasında Ankara, Kırım ve Donbas’ta olan bitenleri sessizlikle karşıladığı halde Moskova operasyonun sınırlı tutulması için harekete geçmekten çekinmedi. Yine de hem Ukrayna’da böyle iddialı bir pozisyon alıp hem de Suriye’de Rusya’yla koordine edilmemiş bir harekata girişmenin, bu defa çok daha riskli bir macera olacağını düşünüyorum. Ankara’nın her alanda ayağına bastığını düşünen Putin yönetiminin bir noktada tepki vermeye çalışacağı ihtimalini göz ardı etmemek gerekir.
Ukrayna’daki yeni politikamız başlı başına ele alınmayı hak ediyor ve önümüzdeki günlerde tahmin ettiğim gibi bu mesele ısınmaya devam ederse sadece bunun üzerine bir yazı yazma fırsatı oluşacaktır. Ancak Rusya’yla ilişkilerde yarattığı sıkıntı ve bunun Suriye zeminine aktarımı dahi tekrar düşünmemizi gerektiriyor. Ukrayna semalarında uçan SİHA’lar, Rusya’yla gerilimi iki yıl önce İdlib’de Suriye ordusuna saldıranlardan daha fazla tırmandırabilir. Putin’in, Ukrayna’nın karşılığını Suriye’de vermek isteyebileceği ihtimalini akılda tutmakta fayda var.
Ayrı gibi görünen kompartımanlar birbirine sıkı sıkıya bağlıysa, biri raydan çıktığında diğerini de peşinden sürükleyecektir.