Tadı tuzu mu kalmış Türkiye'nin? Yeni bir haber yok, yeni bir hayat da
T

 

hurrem sonmez kelleHÜRREM SÖNMEZ

Televizyonla ilişkim mesafeli olduğu için haber saatleri de belki bu defa bir istisna olur, gerçekte olan bitene dair sahici bir haber verilir umuduyla televizyona baktığım ender anlardan biri. Ama tek gördüğüm yaklaşan yılbaşı nedeniyle neşeli aile sofralarının, alların morların, parlak ışıklı topların ekranlara doluştuğu, kapitalizmin mübarek yeni yıl şenliklerinin reklamlar vesilesiyle başlamış olduğu.

Sadece TV ekranına bakıp memleket tahlili yapmaya kalksanız, mutlu Türkiye halkı neşe ve coşku içinde her şeyi bir kenara bırakmış, yeni yılı karşılama hazırlıklarına girişmiş, yılbaşında sevdiklerine ne hediye alsa derdine düşmüş zannedebilirsiniz. Tabii gündemi ve iştigal konusu aralık ayı boyunca bunlardan ibaret bir şanslı azınlık vardır mutlaka memlekette. Hep oldu, dünya yansa yıkılsa, onların Facebook’ta dostlarla soft drink keyfi asla kesintiye uğramadı.

‘Yeni bir haber yeni bir kader’

Aşırı konforlu ve güvenli bir hayat vadeden ‘bilmem ne evleri’ reklamı bittikten sonra milyonlarcamızın her ay iane verdiği bir GSM operatörünün reklamı başlıyor. Bir Türkçe pop şarkıdan uyarlama sözlerle ‘Yeni bir iş, yeni bir aşk, yine gülecek bir neden lazım, yeni bir haber, yeni bir kader, bunlar için bana şans lazım’ deniyor ve cümle bağlanıyor: ‘Yeni yıla yeni telefon lazım.’

Yeni yıla yeni bir telefonla girmek suretiyle derdi kederi ardımızda bırakacağımız mesajı çat diye kafamıza çarpılıyor ekrandan. O telefondan hangi yeni kara haberleri alacağımız ise söz konusu GSM şirketinin meselesi değil elbette. ‘Yeni bir haber yeni bir kader’ deniyor; eh kişinin kaderi biraz yeni telefonda biraz da kendi ellerinde. Öyle değil miydi yoksa, coğrafya kader miydi?

Biz bu ülkede hep şizofren gibi yaşadığımız için TV’de bu reklamın gösterildiği ve akabinde birbirinin benzeri kırksekizbin diziden birinin başladığı saatlerde sosyal medyada memleketin bir tarafında, şehirleri, kasabaları terk etmeye başlayan öğretmenlere dair haberler paylaşılması hiçbirimize garip gelmiyordu elbette. Hastalıklı bir uçurum hayatı sürdürmeye alışkındık biz bu ülkede evet; evimizin önünde bomba patlasa, ekrandaki izdivaç programının devam edeceğini bilmenin saadeti içinde yaşıyorduk.

Kısa süreli bir aydınlanma hali

Memleketin batısı bakımından bu şizofren halin devre dışı kaldığı tek dönem 2013 senesi haziran ayı oldu. Sokaklarda kıyamet koparken, ekrandaki penguen belgeselini gören büyük şehir ahalisi kısa süreli bir aydınlanma yaşadı. “Aaa demek bize anlatılanlar yalan olabiliyormuş” dediler.

Lakin bu kısa süreli aydınlanma hali bazılarına öyle bir özgüven yükledi ki takip eden aylar ve yıllar boyunca tarihin en önemli komünal direnişini sergilemiş komutan edasıyla hesap sormaktan hiç rahatsızlık duymadılar ve şu sözleriyle tarihe geçtiler: “Kürtler Gezide neredeydi?”

Az şey değildi elbette, onca biber gazı yenmiş, onca TOMA suyunda ıslanılmış, hepsinden önemlisi kimse kendisine, ‘Kırk senedir neredeydin’ demediği için, ‘Burada soruları biz sorarız dostum’ diye tezahür eden kibrinin kaynağını hiç sorgulamamış.

Fabrika ayarlarına geri dönüldü

Neyse ki bu aydınlanma hali pek uzun ömürlü olmadı ve memlekette fabrika ayarlarına geri dönüldü de muktedirler rahat bir nefes aldı. Kaldığımız yerden devam ettik; düğün evinde tefe, ölü evinde yasa… Kürtlerin nerede olduklarına dair cevap bulabildiler mi bilemiyoruz, tespiti pek de zor değildi oysa.

Aylardır devam eden sokağa çıkma yasakları sırasında insanlar evinden, mahallesinden, hayatından oldu. Ama ülkenin sokağa çıkmak yasak olmayan tarafında sonuçları bırakıp sebepleri tartışmayı, suçlu aramayı tercih ettik. Kürtlerin nerede olduğunu sormaya hacet yoktu bu defa; en iyi ihtimal evlerindeydiler, sağ ve salim olanları . Türklerin çoğunluğu ise 90’larda nerde bıraktıysak orada. Toplumun bir kesimi hep faille ilgiliydi. Oysa mağdurun kimliği faili de ele veriyordu aslında. Biraz yakın tarih bilen ve hafızasını kaybetmemiş olanlar için izahtan varesteydi her şey.

Sorular beyhude, kelimeler kifayetsiz

Böyle geçti, geçmeye de devam ediyor günlerimiz. İnsanlar ölürken, insanlar göç ederken, sırtlarında yatak denkleri, kucaklarında çocukları, birkaç parça eşyaları…

Geçmiş hatıraları çağırıyor zihnimiz, Dört Ayaklı Minare’nin altından yedi kez geçtiğimiz vakitleri. Kabul olmayan dilekleri ve değişmeyen, aksine o minarenin altında hep tekrar eden kaderi. İnsan zihni bu, baktıkça düşünüyor, hatırlıyor, özlüyor; Kurşunlu Camii’nin önünden geçtiği, çocukların top oynadığı güneşli bir sabahı özlüyor.

Mevsim kış, evi olanların evlerine çekildiği, evinden, yurdundan olanların yollara düzüldüğü….Savrulan yapraklar gibi geçmekteyken günlerimiz kimseye kimseye, “Neredesiniz” diye sormuyor artık, herkes biliyor kimin nerede olduğunu. Sorular beyhude, kelimeler kifayetsiz.

Televizyon ekranında bir kuruyemiş reklamı başlıyor bu defa; konu komşu, eş dost hep birlikte neşe içinde yılbaşı kutluyor ve ‘Türkiye’nin tadı tuzu’ diyor dış ses…

İç sesimiz cevap veriyor; tadı tuzu mu kalmış Türkiye’nin, yeni bir haber yok, yeni bir hayat da. Reklamlardaki mutlu aile dağılalı epey vakit olmuş. Başımıza gelen bütün bu şeyler ise hiç yabancı değil, aksine eski bir hikayeden gayet tanıdık, yüz yıldır kendini tekrar edecek kadar eski bir hikayeden.