
DR. FEYZA BAYRAKTAR
@FeyzaBayraktar_
info@feyzabayraktar.com
Taş duvarlar ve demir parmaklıklar, ilk bakışta yalnızca sessizliği temsil eder.
Ama insan ruhu devreye girdiğinde, hapishane bir mezar değil; bazen bir laboratuvar, bazen de bir sahneye dönüşür. Dört duvar arasında umut ile umutsuzluk, direnç ile teslimiyet sürekli bir çatışma yaşar. Hücresinde yalnız başına oturan bir insan, moralini korumaya çalışırken yalnız kendi varlığı için değil, toplumun belleği için de savaşır.
Ve dışarıda, yasaklanan ya da susturulan bir ses ironik biçimde, ne kadar bastırılırsa o kadar çok yankı bulur. Bu iki olgu -hapishanede moral ve yasakların cazibesi- birbirinden uzak görünse de aynı damardan beslenir: İnsan doğasının direniş ve merak refleksi. Zincir, insanı durdurmaz; yasak, ilgiyi yok etmez. Aksine, bastırılan her şey, daha güçlü bir yankıya dönüşür.
İnsan, baskı altında kaldığında ya içsel bir direnç geliştirir ya da dışarıdan seslere yönelerek varlığını korur. Bu yüzden önce hapishanede moralin, ardından yasakların yarattığı çekimin nasıl aynı kaynaktan beslendiğine bakmak gerekir.
Moral: Dört duvarın sessiz gücü
Hapishaneye düşen insanın ilk kaybı özgürlük değil, zamanın akışına dair kontrolüdür. Saatler, taş duvarlarda yankılanan adımlar kadar ağır ilerler. Ancak insan zihni, en ağır zincirlerden bile kaçabilecek bir yeteneğe sahiptir. Viktor Frankl, ‘İnsanın Anlam Arayışı’ kitabında, Nazi toplama kamplarındaki deneyimlerinden hareketle şu gerçeği vurgular: “Bir ‘neden’i olan insan, her ‘nasıl’a katlanır.” Anlam bulabilen kişi, ruh sağlığını koruyabilir.
Bu bireysel direnç, bazen toplumsal bir sembole dönüşür. Fatih Altaylı’nın, beş yıl hapis talebiyle yargılanırken moralini koruması ve içeride olmasına rağmen YouTube kanalının izlenmelerinin artması, bunun güncel bir örneğidir. Altaylı’nın inadına gülümsemesi, yalnızca kişisel bir direniş değil; Sherif’in ‘Referans Grubu Teorisi’ ile açıklanabileceği üzere, susturulmuş kitleler için bir umut işaretidir. Bu moral, topluma şu mesajı verir: “Biz de ayakta kalabiliriz.” Psikolojide buna ‘yansıtmalı umut‘ denir: Toplum, kendi bastırılmış gücünü hapishanedeki bir figürde görerek teselli bulur.
Tarih de bu sahnenin tekrarlarıyla doludur. Antonio Gramsci, Mussolini İtalya’sında hapisteyken yazdığı ‘Hapishane Defterleri’ ile yalnızca bir ideolog değil, sonraki kuşaklara yol gösterici oldu. Nelson Mandela, Robben Adası’nda geçen 27 yıl boyunca moralini koruyarak Güney Afrika’nın özgürlük mücadelesinin psikolojik omurgasını kurdu. Liu Xiaobo, Çin’de demokrasiyi savunduğu için hapsedildi, fakat Nobel Barış Ödülü ile sesi duvarların ötesine ulaştı. Sabahattin Ali, susturulsa da yazdıkları ve trajik ölümüyle toplumun belleğinde hâlâ yankılanıyor.
Haksız yere tutuklanan gazeteciler, entelektüeller ya da siyasiler için hapishaneler, görünürde insanı susturur; gerçekte ise direnişi büyüten bir yankı odasına dönüşür. Ama dört duvarın dışında, bu yankıya eşlik eden bir başka refleks daha vardır: Yasakların yarattığı cazibe.
Yasak meyvenin çekim gücü
İnsan zihni, bir şeyden mahrum bırakıldığında ona daha çok yönelir. Jack Brehm’in ‘Psikolojik Reaktans Teorisi’, bir bilgiye erişim engellendiğinde, o bilgiye duyulan ilgi ve arzunun arttığını kanıtlar. Günlük dilde bu, ‘yasak meyve etkisi’ olarak bilinir.
Tarih, bu refleksi defalarca kaydetmiştir. Soğuk Savaş döneminde Doğu Almanya, Batı müziklerini yasakladı; gençler gizlice dinledi. Sovyetler’de yasaklı yazarların eserleri samizdat (el yazmalarıyla çoğaltılıp gizlice dolaştırılan kitaplar) yöntemiyle elden ele ulaştı. Küba’da Castro döneminde yasaklı Batı yayınları, halkın gözünde özgürlüğün sembolü oldu.
Günümüzde bu refleks dijitalleşti. Çin’in ‘Büyük Güvenlik Duvarı‘na rağmen VPN kullanımı patladı. İran’da yasaklı sosyal medya uygulamaları, protestoların görünmez sahnesine dönüştü. Devlet baskısına rağmen YouTube, Telegram ve bağımsız podcast’ler, susturulamayan sesler için yeni sahneler açtı. Yasak, ilgiyi azaltmak yerine katladı; insanlar dinleyerek, izleyerek sessiz bir dayanışma sergiledi.
Bu noktada James C. Scott’ın ‘Gizli Senaryolar’ kuramı devreye girer: Scott’a göre baskı altındaki toplumlar, görünürde itaat ederken kendi aralarında sessiz, dolaylı ve sembolik yollarla direniş geliştirir. Yasaklı müzikler, gizli yayınlar ya da anonim paylaşımlar, bu ‘gizli senaryoların’ modern örnekleridir. Açık bir isyan değil; sessiz bir varoluş ve direnç biçimidir.
Bu refleks, günümüzün yeni hapishanelerinde -taş duvarlar yerine algoritmaların kurduğu görünmez bariyerlerde- daha da belirginleşir.
Dijital çağda yeni hapishaneler
Bugünün hapishaneleri taş duvarlarla değil, algoritmalarla örülüyor. Görünmez sansür, içeriklerin algoritmik olarak bastırılması ve dijital gözetim, klasik cezaevinin modern yüzleri. Ama refleks aynı: Yasak, merakı ve direnci tetikliyor.
VPN’ler, şifreli mesajlaşmalar, merkeziyetsiz platformlar, hatta deepfake ve anonim yayın yöntemleri, modern dünyanın ‘samizdat’ araçlarına dönüştü. Bilgiye konan her kısıtlama, bir engel değil; bir meydan okuma çağrısına dönüşüyor.
Ve hem dört duvar arasında moralini koruyanlar, hem de yasakları aşarak sesini duyuranlar, insan doğasının aynı damarından beslenen bir direnişi temsil ediyor.
Hapishane ve yasak: Aynı refleksin iki yüzü
Dört duvarın içindeki moral, dışarıdaki toplum için bir pusulaya dönüşürken; yasaklanan seslerin daha çok izlenmesi, insan doğasının bir başka özelliğini yansıtır: Direnişin sessiz ama yaygın biçimi.
Bu üç psikolojik teori, ortak refleksi açıklar:
Sherif’in Referans Grubu Teorisi: Direnen bir figür, toplum için ‘bizim grubumuzun sembolü’ olur.
Tajfel’in Sosyal Kimlik Teorisi: İnsanlar, tehdit altındaki gruplar etrafında kenetlenir; yasaklı sesler bu kimliğin odak noktası haline gelir.
Brehm’in Reaktans Teorisi: Yasaklanan her şey, merak ve direnci artırır.
Bu reflekslerin birleşimi, hem dört duvar ardında hem de yasakların gölgesinde ortaya çıkan direnişi tek bir çizgide toplar. İnsan, hangi biçimde bastırılırsa bastırılsın, varlığını korumak için umut ve merakı silaha dönüştürür.
Hakikatin zinciri yoktur
Hapishaneler, sadece mahkûmun değil, toplumun da sınavıdır. Hücrede moralini koruyan biri, yalnız kendi ruhunu değil, susturulmuş bir toplumun ruhunu da ayakta tutar. Yasaklanan seslerin daha çok dinlenmesi ise, insan doğasının merak ve adalet arayışıyla şekillenen sessiz bir protestosudur.
Ve bu iki refleks birleşir, şu gerçeği fısıldar: Hakikat zincire vurulamaz. Susturulan sesler er ya da geç, susturmaya çalışanlardan daha yüksek konuşur. Dört duvarın ardı, çoğu zaman sesleri boğmak yerine yankıyı büyütür.