MEHVEŞ EVİN
Suruç’ta canların katledilmesinin üzerinden henüz üç hafta geçti. Tek bildiğimiz, 20 Temmuz’daki katliamın IŞİD bağlantılı olduğu… Tek gördüğümüz, bu katliamın ‘PKK ile mücadele‘ kisvesi altında HDP’ye yönelik amansız bir itibarsızlaştırma ve sindirme operasyonuna dönüştürüldüğü… Her geçen gün daha çok telaffuz edilen ve korkulan şey, 1990’lara dönüldüğü.
Ne acıdır ki Suruç’a yardım için giderken can veren solcu gençlerin korktuğu, engellemek istediği, karşı çıktığı ne varsa, hepsi onların kanı üzerinden, bir bir gerçek oluyor.
Oysa bu çocuklar, barışa, halkların kardeşliğine, yeni bir geleceğe inanıyordu. Katliam, sadece canlarına değil, fikirlerine ve sergiledikleri duruşu hedef aldı.
Nedir bu duruş? Gezi’den bu yana Batı ile Doğu’yu şimdiye dek hiç olmadığı kadar yakınlaştıran, birbirini anlamaya adım atan, Kürt’le Türk’ün, Alevi’yle Sünni’nin, dinsizle dindarın, Ermeni’yle Zaza’nın ortak bir gelecek inşa edebileceğine duyulan inanç ve umut…
HDP intikamından öte
Bu hayalin ateşe verilmesinde Tayyip Erdoğan’ın Kürtlerden intikamı ve bir sonraki seçim için koltuk hesabından öte anlamlar var.
Birincisi, derin milliyetçi-muhafazakar çevreler bu duruşu bozmak, birliktelik ve özgürlük için verilen hak mücadelesini baltalamak için elinden geleni yapacak. Aksi, çıkarlarına ve fıtratlarına aykırı.
İkincisi, IŞİD’le gerçekten mücadele etmek, kaçak petrol üzerinden elde edilen rant başta olmak üzere, parçalanmış Suriye üzerinde yapılan çıkar hesapları açısından mümkün değil. Ülkenin her yerinde yuvalanan IŞİD’i sahne önünde ‘kaka’ ilan etseler bile sahne arkasında cihatçı örgütü hem kullanmanın hem de kontrol etmenin mümkün olduğunu sanıyorlar.
Viski geyiği yürürken…
Ne demek istediğimi anlatabilmek için Suruç’un ardından neler olduğuna soğukkanlılıkla bakmaya çalışalım.
Katliamdaki istihbarat boşluğu, zanlının bağlantıları, güvenlik eksikliğine dair sorular yanıtsız, çünkü üç gün sonra soruşturmada gizlilik kararı alındı.
MİT TIR’larından Reyhanlı katliamına, Niğde’de askerlerin öldürülmesinden Diyarbakır HDP mitinginde patlatılan bombaya, Bingöl’den Uludere’ye, ne kadar kanlı, ne kadar şüpheli eylem varsa hepsine getirilen gizlilik kararı gibi…
Güya halkın ‘haber alma hakkı’ var!
Hal böyle olunca, meydanlar Çinli turistlere dahi saldıran kafatasçılara, Kabataş yalancılarına, IŞİD sempatizanlarına, ‘AKP tek başına iktidar olsun da gerisi gebersin’ anlayışını savunanlara kaldı…
Sadettin Tantan’ın bile “Efendim derin tecrübelerinizle bizi aydınlatın!” diye TV stüdyolarına çağrıldığı, ‘yalılarda viski içen şerefsizler’ gibi saçma sapan söylemlerin günlerce geyik malzemesi yapıldığı, bırakın muhalefeti haberi tek taraflı vermemeye çalışan gazetecilerin hedef haline getirildiği ve işten atıldığı, sol ve Kürt haber kaynaklarının hiçbir hukuki gerekçe olmadan engellendiği, yalan yanlış haberlerle manipülasyonun had safhaya çıktığı bir ortam bu.
Sen misin ‘Seni başkan seçtirmeyeceğiz’ diyen
Son üç hafta içinde yaşananlarda sorulması gereken, karanlıkta bırakılan o kadar çok olay oldu ki…
‘IŞİD ve PKK’ operasyonlarında gözaltına alınan 1600 kişiden 314’ü tutuklandı. HDP, tutuklananların 195’inin HDP’li olduğunu açıkladı. Diğer sol örgüt ve IŞİD bağlantılı tutuklamaların kaç kişi olduğu hala bir sır!
Çeşitli raporlarla polisle çatışmadığı halde infaz edildiği belgelenen, DHKP/C üyeliğinden yargılanıp beraat etmiş Günay Özaslan’ın cenazesi, Cemevi’nde neden üç gün bekletildi? Ablukaya alınan Gazi Mahallesi’nde günlerce sürdürülen çatışmaların amacı neydi?
Suruç sonrası iki polisin infaz edilmesi ve ilk etapta PKK’nın bu eylemi sahiplenmesinin ateşkesin sonunu getirdiği sık sık söyleniyor. Karayılan, “Karar merkezi değildi, Apocu fedai timi yaptı” dese de çok geç… Ancak ateşkesi asıl sonlandıran, geçiçi hükümetin geçiçi başbakanının geçiçi yardımcısı -aslen Cumhurbaşkanı’nın sözcüsü- Yalçın Akdoğan’ın bizzat ve defaeten dile getirdiği gibi, “Erdoğan’ı başkan seçtirmeyeceğiz tahriki” değil mi?
Geçen üç haftada toplam 24 asker, polis, korucu PKK bağlantılı örgüt misillemeleri ve mayınlara basarak can verdi. Kandil bombalanırken 1 Ağustos’ta evleri, camisi, okulu bombalanan Zergele köyünde sekiz sivil hayatını kaybetti. Genelkurmay ve geçiçi hükümet yetkilileri “Onlar teröristti” dese de bağımsız gazeteci ve heyetlerin ifadeleri neden ısrarla görmezden geliniyor?
2015’teyiz, OHAL ne yahu?
Bu arada HDP ‘kapatılmak’la, seçilmiş milletvekilleri ‘dokunulmazlıkların kaldırılması’yla ve soruşturmalarla tehdit ediliyor. AKP’nin ötekileştirmek, neredeyse dağa çıkartmak için büyük çaba sarf ettiği HDP Eş Genel Başkanı Selahhatin Demirtaş, “PKK da silah bırakmalı” çağrısını yenilese de neden bir türlü yaranamıyor?
Lice, Dersim, Mardin-Nusaybin, Şırnak-Uludere’de büyük yangınlar çıktı, bazıları devam ediyor. Hangisinden asker, hangisinden PKK sorumlu? Güvenlik için orman yakmak, nasıl bir mantık?
Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da toplam sekiz kentte, 37 bölge ‘geçiçi güvenlik bölgesi’ ilan edildi. Maksat ‘huzur ve güvenliği’ sağlamak dense de terör eylemleri böyle durdurulabilir mi? HDP oylarının ortalamanın üstünde çıktığı yerlerin ‘OHAL’ tarzı bir yönetime mecbur edilmesi, gerginliklerin daha da artmasına sebep olmayacak mı?
Silopi’de üç sivilin öldürülmesi, iki polisin yaralanmasıyla sonuçlanan korkunç olaylar, ‘Hendek kazdılar ölümü hak ettiler’ diye geçiştirilebilecek bir durum mudur?
Diğer yandan KCK, halkı ‘Kendinizi savunun’ diye ayağa kalkma çağrısını yaparken, HDP’nin çabalarını boşa çıkardığını ve savaş çığırtkanlarının tuzağına düştüğünü göremiyor mu?
Barış diyenler yarın Bakırköy’de
Çatışma ve savaş ortamı, şimdilik Güneydoğu ve Doğu’yla sınırlı görünüyor olabilir. Ama gidişat, herkesi, hatta suya sabuna dokunmayanların bile etkileneceğini gösteriyor.
Her şeye rağmen, Suruç’taki canların umudunun sönmediğini, duruşlarının kıymetli olduğunu göstermenin zamanı.
HDP, CHP, emek ve meslek örgütlerinin temsil ettiği ‘Barış Bloku’, yarın saat 17’de İstanbul Bakırköy Meydanı’na çağırıyor. Karanlık bir kuyuya doğru yuvarlanmanın önünde duracak tek kuvvet, barışçıl, geniş katılımlı ve kararlılıkla yükseltilecek ‘Barış istiyoruz’ çağrısı.
Basının iki temel görevi, haberleriyle kamu adına her tür iktidarı denetlemek ve gerçeğe ulaşmak için her türlü görüş ve sesin kamuya ulaşmasını sağlamaktır. Bu görevlerden biri sınırlamaya uğrarsa ülkede basın ve ifade özgürlüğü, dolayısıyla demokrasiden söz etmek imkansız hale gelir. Bugün gazetelere, haber ajanslarına, televizyon ve internet sitelerine getirilen sansür, kısıtlama ve baskılar özgür medyanın işlevini hedef alıyor.