
MURAT SEVİNÇ
Gazete Duvar’da muhafazakâr mahalle dizisi kaleme aldım iki yıl kadar önce. Hemen tüm yazılar kişisel deneyim ve gözlemlerle oluşturulmuştu, genellemelerden olabildiğince kaçınıp büyüdüğüm dünyanın bazı niteliklerini anlatmaya ya da bir kez daha hatırlatmaya çalıştım. Birbirimiz hakkında ne kadar çok şey bilirsek o kadar iyi, eğer birlikte ve insan gibi yaşamak istiyorsak. Küçümsemeden, ‘Kömüre bulgura oy veriyorlar’ bayağılığına savrulmadan, her durumda insanın yetişme koşullarını göz önünde bulundurarak düşünmenin, yazmanın, karar almanın yararlı olacağı kanısıyla.
Bir süre sonra değerli Ayşe Çavdar, aynı konuya farklı yerlerden bakıp benden çok daha yetkince anlatmaya, çözümlemeye başladı şu ‘taban‘ meselesini. Umuyorum Ayşe Hanım’ın yazılarını da okumuşsunuzdur, okursunuz. Onun yazılarını ve yaklaşımını takip etmeye başlayınca, nicedir düşündüğüm ama dile getirmekte zorlandığım bir şeyler, sözcüklerine kavuşmaya başladı ve bir kesimin diğer kesime yaklaşımında, iyi niyetli gibi görünen bir tutumun o iyi niyetinde, belli belirsiz, bazen fazla görünür hale gelen bir kibir sezildiğini düşünmeye başladım.
Ancak buradaki kibirle sıkça kullandığımız ve aklı başında insanları pek rahatsız eden, muhatabını yok sayan, ezen ‘kibir‘den söz etmiyorum. Sözcük dağarcığım yetmiyor ne yazık ki. Anlatmak istediğim, belki özünde ‘tevazu’ varmış gibi görünmekle birlikte, aslında her eve gerekli o munis zihniyetten kaynaklanmayan bir tutum. Öyle bir tutum ki örneğin bazen bir Türk’ün, Kürt’ten daha Kürt; bazen bir varsılın, yoksuldan daha yoksul; bazen laik yaşam süren ve az çok sol/demokrat değerleri benimsemiş bir küçük burjuvanın, muhafazakârdan daha muhafazakâr görünme ve davranma hevesine neden olabiliyor.
Netameli bir konudan söz ettiğimin farkındayım, özenle seçmeye çalışıyorum her sözcüğü. Hani şu siyasetçilerin fakir evi ziyaretleri var ya, âdetten olduğu üzere yere oturup sinide yerler ve sonra 3-5 milyonluk araçlarına binip milyon dolarlık evlerine giderler. Ne demektir bu? Ben de sizdenim, sizin gibi yaşayabilirim, alışkanlıklarınızı biliyorum, empati yeteneğine sahibim vs. Öylesine sizdenim ki aslında siz yemeğinizi yer sofrasında yemiyor olsanız da benim için yoksulluk ‘sini’ demektir ve sizin koşullarınızı sizin yapabileceğinizden daha iyi ve doğru yansıtabilirim; ey yoksul, sen yoksulluk nedir bilmezsin, dur ben sana ve herkese anlatayım!
Örneğin bu durum ile o siyasetçilerin tavrındaki riyakârlığı bir yana bırakalım, diyelim benim gibi küçük burjuva yaşam süren (ve Kürt olmayan) bir amatör yazarın, Kürt sorununa ilişkin can yakıcı bir derdi, bir Kürt’ten çok daha cevval yazılarla/sözcüklerle yazması, daha keskin bir siyasi pozisyon alması arasında çok büyük bir nitelik farkı var mı?
Kürt olmayanlar bu sorun üzerinde yazıp çizemez gibi saçma bir şey söylüyor değilim tahmin edebileceğiniz gibi. Bir ülkedeki her sorun her yurttaşı ilgilendirir ve sorun asıl ilgilenenlerde değil ilgilenmeyenlerde, buna kuşku yok. Ancak, ben onun sıkıntısını ondan daha çok sahiplenemem ve eğer yaşanan bir acıysa söz konusu olan, ön alamam, almamalıyım, söylediğim bu. O ön alma hevesinde, bir kibir var zira. Kötü niyet barındırıyor mu, emin değilim, muhtemelen hayır, buna mukabil rahatsız edici bir şey bu.
Malum, İslamcı-muhafazakâr kesimin çoğu okumuşu, tarihsel olarak Batı düşüncesini, tüm insanlık için üretilmiş evrensel düşüncenin bir parçası olarak görmek yerine, mütemadiyen, ‘tek dişi kalmış canavar’ın edep ve gelenek dışı zararlı akımları olarak ele aldı, alır. Yüz küsur yıllık, ‘Batının teknolojisini alalım, ahlakını değil’ yavanlığının sonunda lüks araç, rezidans daire, tekne, Tügva ve Sadat’a varmalarında şaşılacak bir durum yok kuşkusuz.
Solun belli bazı kesimlerinin de, dindar kesime yönelik benzer bir ‘ruh haliyle’ hareket ettiği kanısındayım. Elbette tek bir sağ olmadığı gibi, tek bir sol da yok, hatta sol düşünce ve siyasal eylemlilik çeşitliliği sağ ile karşılaştırılamayacak ölçüde parçalı. Ezcümle, sözünü ettiğim kesimlerin bir örnekliğinden kuşku duyduğum için adlandıramıyorum.
Söz konusu sol (belki de ‘demokrat’ demeli) tutumu benimseyenler, büyük ölçüde kültürel iktidar olgusundan hareket ediyor anladığım kadarıyla. Yapısal/ideolojik imkansızlıkları nedeniyle sağa geçmesi pek mümkün görünmeyen kültürel iktidara sahip olmak, yukarıda söz ettiğim ‘kibri’ besleyen önemli bir etmen, sanırım. O iktidara sahip olanların (ya da öyle hisseden), ‘muhafazakâr endişeler’den söz ediyor oluşu da benzer bir kanaatin sonucu, öyle görünüyor. Daha önce yazdım, çevremdeki hayli kalabalık Müslüman kesim içinde, dürüst bir yaşam sürüp de iktidar değişikliğinden endişe duyan hiç kimse yok. Kimlerin endişeli olduğunu tahmin etmek ise güç değil.
Ayşe Çavdar, kültürel hegemonyaya sahip olduğunu düşünenlerin muhafazakâra bakışını, öyle güzel tarif etmişti ki, sözcük eklemeye ihtiyaç yok: “Kültürel hegemonyanın en büyük handikapı şu mu acaba: Kafamı da kırsa, muktedire, sırf benim muktedir olduğum şeye muktedir değil diye çocuk muamelesi yapmaca!” Anlatmak istediğim tam olarak bu. İnsanın, sahip olduğuna atfettiği değerin/önemin yarattığı illüzyonla, ona sahip olmayanların her durumda korunup kollanması gereken kesimler olduğu yanılgısına saplanıp kalması. Çavdar’a göndermeyle, “Kafamı kırıyor olabilir ama aslında bir bilse yaptığının anlamını, ona bir anlatabilsem, yapmayacaktır.” Birbirini anlamak, hemhal olmak için gerekli, bana kalırsa insanlaşabilmek için de. Ancak o ‘anlama çabası‘, yine bana kalırsa, sol düşüncenin (solcular değil, ‘sol düşünce‘) tarihsel birikiminden süzülmüş kavramlarla mümkün. Eşitlik, başta gelmek üzere. Soysalistçe bir eşitlikten söz ediyorum; liberalizmin, ‘hadi yine iyisiniz, bak sözleşmeye yazdık, hepiniz, yani yalıda oturanlar da siz de mülkiyet hakkına sahipsiniz, kıymet bilin, bilmezseniz de biz bildiririz zaten’ hokkabazlığından değil.
Birbirini anlama ve birlikte bir dünya inşa etme çabası, yekdiğerinin farklılıklarının varlığını, o farklılıkların ‘yanlışlıkla‘ ortaya çıkmadığını kabullenmekle mümkün. Söz konusu çeşitliliğin bir arada boğazlaşmadan yaşamasını sağlayacak en etkili araç da, başkaca pek çok yol-yordam bir yana, hukuk kuralları, üzerinde uzlaşılan ilkeler. Kültürel iktidara sahip olmadığı varsayılan kesim ‘kendi kültürüne sahip‘ ve bu somut gerçek, kültürel iktidar sahipleri yeteri kadar emek harcamadığından olmadı. Toplumu dönüştürmek de, herkesin aynı kültüre, alışkanlıklara, yargılara ve yaşam biçimine sahip olması anlamına gelmiyor. Eşitlik ilkesi, farklı olanların aynı fırsatlara erişebilmesini hedefliyor, herkesin her durumda aynı şeyleri düşünüp, hissedip davranmasını değil.
Bunca gevezeliği şu nedenle yapıyorum: Olup biteni yorumlarken, AKP’nin siyasal İslamcı ve belli sınıfsal çıkarları koruyan bir parti olduğu gerçeğini ‘hâlâ’ görmezden gelerek yazıp çizenleri, hafif bir tabirle, anlamakta zorlanıyorum. Görmezden gelmenin kendi terminolojisi var. Hata yapıyorlar, neden böyle davrandıklarını anlamak mümkün değil, çevresi kötü, aklı başında kimse kalmadı mı, bilmiyorlar, anlamıyorlar vs. Yukarıda anlattığım ile doğrudan olmasa da, dolaylı bir bağı var bu durumun.
Her bir tepki ifadesinin farklı gerekçeleri olur kuşkusuz. Örneğin biri başka bir şey söylemeye çekindiği için, biri aldatıldığını hissettiği için, biri hayata aynı yerden bakmadığımız için, biri müstakbel iktidar mensuplarının dikkatini çekmek için, biri hakikaten cehalet varsayımıyla, biri ‘iyilik’ ve ‘kötülük‘ kavramlarını çok önemsediğinden sarf ediyor bu şaşkınlık sözcüklerini. Fakat kabul etmek gerekir ki, bir partinin, iktidarın, siyasal ideolojinin tarihsel/güncel saiklerini dikkate almayan ve özellikle ‘bilip bilmemeye‘ vurgu yapan her yorum, hem sorunun teşhisini koymakta hem farklı bir siyasetin kapılarını aralamakta çuvallamaya mahkum.
‘İyi de AKP hep böyle değildi, çok değişti‘ savı da aynı kapsamda. Doğru, bunca zaman iktidarda (ya da muhalefette) kalan partilerin farklı dönemleri olur ve konuyu çalışan araştırmacılar, değerlendirmesini dönemlere ayırarak yapar. Ancak bu yaklaşım, her partinin ilk günden itibaren bir ideolojisi ve sınıfsal aidiyeti olduğu gerçeğini değiştirmez. Özellikle kamu yönetimi ve ihale sisteminin, AKP’nin ‘altın yıllarından‘ (kuruluş ayarları) başlayarak bu hale getirildiğini hatırlamakta yarar var.
Hal böyleyken, örneğin yeni hükümet biçimini cehaletten tercih ettiler, demek mümkün mü? Kabul, zamanında yapılacak bir seçimde ‘yeniden adaylık’ konusuna ilişkin bir ek düzenleme yapmayı akıl edememeleri, evet, ‘nitelikle’ ilgili bir sorun bana kalırsa. Güzel de, bu sisteme yanlışlıkla geçilmedi herhalde. Bazı şeyleri öngöremedikleri açık ama ilk seçimde ‘yüzde 50’ oy alacakları kesin olsa, ‘revizyon’ dediklerinin ‘r‘sini telaffuz ederler miydi?
Faizi şu kadar indirdi, nasıl yaparlar, büyük hata! Sol iktisatçılar hiç böyle söylemiyor, AKP’nin şu durumda da belli sermaye gruplarını kolladığını, düşük gelirlileri feda ettiğini anlatıyorlar. Hay Allah böyle mahkeme kararı nasıl olur? Adliyeye gidip bir konuşulsa, mevzuat kitapçığı filan hediye edilse, sevdiğimiz insanlar serbest bırakılır mı ki. Şu Tügva (ve daha niceleri) meselesinde, keşke kendilerine ‘kamu malı’ ile ‘özel mülk’ ayrımını anlatan birleri olsaydı, hay Allah. Sürekli ‘liyakatten‘ söz edenler, iktidarın bu kavramı hiç duymadığını mı varsayıyor hakikaten!
Bilip-bilmeme, eğitim-eğitimsizlik, doğruluk-hata, iyilik-kötü gibi karşıtlıklar üzerinden yapılan değerlendirmeler, her birinin özgül bir değeri ve yaşadıklarımızda payı varsa da, bana kalırsa bir ‘kültürel iktidar’ kibri barındırıyor ve asıl sorunlar üzerine konuşulmasını da, farklı bir siyaset üretilmesini de önlüyor. Onların yerini daha iyi kalpli, daha bilgili ve liyakate daha çok önem veren ‘sağcılar‘, ‘sermaye temsilcileri’ alırsa, hele bir de parlamenter sisteme geçilirse, değmeyin keyfimize!
Söz konusu yaklaşım, AKP anayasacılığı/hukukçuluğu ve “2011’e dek nasıl da demokrattılar, sonra bir gece üstleri açık kalmış olmalı ki değişiverdiler” buyuran ‘destekçiler‘inin de alametlerindendir, sonraki yazılara kalsın.
Bizler, ‘imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış‘ bir kitle değiliz, AKP siyasal İslamcı ideolojinin ve belli sermeye/çıkar gruplarının temsilcisi. Çok nitelikli kadrolara ve vitrine sahip olmayışı, zaman zaman elinin ayağının birbirine dolanışı, bu gerçeği değiştirmiyor. Yeniden: Bizler, imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle değiliz.
İklim krizi notu: Bu kez Bülent Şık’ın bir yazısını buraya bırakıyorum. Çocukları kurşuna maruz bırakan boyaların yasaklanmasına dair bir kampanyaya ilişkin.