
H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Sinema-Edebiyat
insanatinart@gmail.com
Soruşturma komisyonun karşısında hiç geri adım atmayan ünlü yazar, okuma yazması olmayan bir babanın oğluydu…
Kendisinden hep daha fazlası istenen bir kadının yaşama tutunmak için son şansıydı belki…
Karanlık günlerdi.
Bir cadı avı başlamış, kim yakalanırsa ateşe atılıyordu.
İhtimal ki adam soruşturma komisyonundan çıkamayacak, tutuklanacaktı.
En başarılı perde sonlarını yazan adam, bu kez de becerisini yineleyecek, herkesin ikinci perdeyi merakla beklemesini sağlayacaktı.
“Pasaportumu geri verin, evleneceğim!”
“Sizin sisteminizin en değerli, sembolik anlamı en yüksek ve en popüler ürünü ile evleneceğim” diye söylememişti ama cümleleri tam da bunu işaret ediyordu.
McCarthy komisyonu bu bomba açıklama karşısında çaresizdi.
Uluslararası ve ulusal basın çoktan teleks ve telefonların başına geçmişti.
Arthur Miller belli belirsiz bir tebessümle, patlayan flaşlara poz verirken, kazandığının farkındaydı.
Belki de bir zamanlar söylediği gibi aynı zamanda iyi oyuncuydu da…
Marilyn Monroe ise heyecanla tanıdıklarını arıyordu. “Evet ben de şimdi duydum. Bana daha önce söylemedi. Fakat bugün bütün dünyanın önünde açıkladı.”
Arthur’un ise gelecek beş yıl için son zaferiydi, belki…
Oysa nikah yüzüğünün içine, “Şu an sonsuzdur” diye yazdırmıştı.
Marilyn Monroe ise nikah fotoğraflarının arkasına, “Umut, umut, umut” diye yazmıştı el yazısıyla…
Oysa aşklarının ilk tohumlarının atıldığı Hollywood’da, o küçük kasabanın mitolojisinde yalnızca büyük yenilgiler ve büyük zaferler vardı.
Komisyonda başlayan zafer, nikah günüyle döngüsünü tamamlamıştı.
“Birbirimize bakıp duruyor ve geleceğin başlamasını bekliyorduk.” Anılarında böyle yazmıştı Miller.
İlk zaferden sonra gelecek biraz uzun sürmüştü. Beş yıl sonra ocak ayının sonuna yaklaşırken resmen boşanmışlardı.
Zaten birkaç ay önce son filmin setinden ayrı otomobillere binerek ayrılmışlar, kırmızı ışıkta yan yana durduklarında başlarını bile çevirip bakmamışlardı.
Arthur’un babası Polonya’dan göçmüştü. Siyahlar ile Porto Rikoluların yaşadığı Harlem’de tekstille uğraşmaya başlamış, iyi para kazanmıştı.
Arthur doğduğu yıl Bill Fox adında biri, babasının bir dostu aracılığıyla Miller ailesine California’da bir film şirketi kurmak için, sermaye karşılığında ortaklık teklif etmiş, babası kabul etmemişti.
Kabul etseydi… Belki ilk kez, yönetmen Elia Kazan’ın arkadaşı olarak onunla karşılaştığı Fox Stüdyoları’da, Marilyn Monreo’nun karşısına patron olarak çıkacaktı.
Bu ilk karşılaşmalarıyla, ‘Uygunsuzlar’ filminin setinde ayrıldıkları son güne kadar Marilyn’nin hayatından birçok aşk geçmişti.
Norma Jean annesi tarafından erken terk edildiği, babasını ise hiç tanımadığı zamanların travmalarıyla sürekli bir arayış içindeydi.
Belki de arayış filan değil. Okul yıllarında yapılan bir anketin sonuçlarında, “Erkekler sarışınları sever” diye çıkan bir sonucun peşindeydi… Şöhretin ve paranın ardındaydı Norma Jean ya da nam-ı diğer Marilyn Monroe… Bütün korkuları, kaygıları ve güvensizliğiyle…
Amacı ne olursa olsun, korunmaya muhtaç ürkek genç ve güzel kadın, karşılaştığı her erkeğin mitolojisindeki şövalyeyi uyandırıyordu.
Ulusal beyzbol kahramanı Jo DiMaggio, Elia Kazan, Yves Montand… Arthur Miller.
‘Satıcının Ölümü’, ‘Cadı Kazanı’, ‘Bütün Oğullarım’, ‘Uygunsuzlar’ gibi her biri büyük ün kazanan, Pulitzer ödüllü oyunların yazarı, ‘Amerika’nın aklı’ diye tanınan Miller bile onun kariyer hikayesine katılmıştı.
Arthur Miller’ı en yakın dostu Elia Kazan ihbar etmişti. McCarthy soruşturmalarını, o komünist avı günlerini, “Ülke dün doğmuş bir çocuk gibi, bütün geçmişini unutmuş, bir korku paranoyasındaydı” diye anlatıyor Miller… Bir gün Elia Kazan’ı affettiğini açıklamıştı.
Marilyn ondan, O Marilyn’den çok etkilenmiş, birbirlerinin aslında kim olduklarına bakmadan mermer heykellerini yapmışlardı zihinlerinde…
Ne zaman ki uzaktan cümleler sonunda iş ‘bir ömür boyu’ için imza atmaya geldi, o heykeller birbirlerine çarpıp parçalandı!
Şans insanları kısa zaman için de olsa ünlü, zengin, hatta bazen mutlu da yapsa, akıllı olmalarına yetmiyordu.