Seydîxan Bozkır: Söylenti her yeri kaplamış durumda

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Slovenyalı düşünür Mladen Dolar’ın Söylentinin Felsefesi: Sokrates’ten Sosyal Medyaya adında ilginç bir kitabına denk geldim. Yüz sayfayı geçmeyen ama içeriği son derece doyurucu bir kitap bu. Kitap ne anlatıyor derseniz? Özetle dedikoduyu, söylentiyi, kulaktan dolma lafı anlatıyor.

Genelde bunları pek ciddiye almayız. Kahve sohbeti, mahalle lafı deyip geçeriz. “Aman canım, elin ağzı torba değil ki bükesin” der geçeriz. İşte hata tam da burada başlıyor. Çünkü Dolar’ın da dediği gibi, söylenti dediğimiz şey bir karakter bozukluğu ya da ahlak eksikliği değil. Ona göre söylenti dilin tam ortasında durur. İnsanlar arasındaki bağı da iktidarı da kimin kime güveneceğini de o belirler.

Önce şunu ifade etmek gerekiyor. Felsefe tarihi geleneksel olarak Antik Yunan’dan itibaren doxa (gelişigüzel kanaatler) ile episteme (logos’a dayalı, temellendirilmiş nesnel bilgi) arasında keskin bir zıtlık kurarak başlar. Peki söylenti bu ikisinin arasında nereye denk gelir?

Kanaat, görüş vs başka şeydir, söylenti başka şeydir. Bir görüşün sahibi olur. Biri çıkar, “ben böyle düşünüyorum” der, arkasında durur. Söylentinin sahibi yoktur. Kimse “bunu ben uydurdum” demez. Herkes bir başkasından duymuştur. 

Dolar’a göre bugün bambaşka bir yerdeyiz. Eskiden söylenti, resmi sözün arkasından gelen bir uğultuydu. Şimdi her yeri kaplamış durumda. Dolar buna “söylentileşmiş toplum” diyor. Bu çok önemli bir durum kanımca. Toplumun söylentileşmesini tartışmaya ihtiyaç var. Bu nasıl oldu?

Sosyal medya bu süreci hızlandıran bir etken. Sosyal medyada herkes hem okuyor hem yazıyor. Herkes hem dinleyici hem yayıncı. Parasız çalışıp platformlara içerik taşıyoruz. Haber ile dedikodu, bilgi ile kanaat arasındaki çizgi silindi. Her şey bağlamından koparılmış küçük parçalara döndü. 

Seydîxan Bozkır’ın yazısı