Şahap Eraslan: Barış, herkesin kendi faillik payına bakabilmesiyle başlıyor 

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Şiddetin sona ermesi bu nedenle her zaman fail-mağdur ilişkisinin sona ermesi anlamına gelmiyor çoğu kez. Silah susabiliyor ama anlatı üzerindeki mücadele devam ediyor. Fail, yıllar sonra bile mağdura yalnızca “Sana bunu yapmadım” demiyor; sıkça “Yaptıysam da haklıydım”, “Başka çarem yoktu”, “Sen buna neden oldun” ya da “Sen zaten düşmandın” diyor. Öldürülmeyi hak etmiştin diyor. Şimdi sana elimi uzatmam benim merhametimden, yüceliğimden diyor…

Böylece geçmişte uygulanan şiddet, bugünün diliyle yeniden meşrulaştırılıyor. Mağdurdan yalnızca yaşadığı acıya katlanması değil, bir anlamda failin o acıya verdiği ismi de kabul etmesi bekleniyor.

Daha önce Barış Üzerine yazdığım yazıda da söz etmiştim. İsrail’in eski başbakanlarından Golda Meir’e atfedilen şu söz, bu mekanizmayı çarpıcı biçimde gösteriyor: “Çocuklarımızı katleden Arapları bağışlayabiliriz. Ama bizi çocuklarını öldürmek zorunda bırakanları asla bağışlamayız.”

Devletin yapısal, askeri, hukuki ve söylemsel üstünlüğünü görmek, karşı tarafın işlediği şiddeti görünmez kılmayı gerektirmiyor. Tam tersine, gerçek bir yüzleşme ancak iki şeyi aynı anda söyleyebildiğimizde mümkün oluyor: Sorumluluklar eşit değildir; ama hiçbir acı da sırf “öteki tarafın acısı” olduğu için değersiz değildir. Barış belki de tam burada başlıyor.

Kimin daha büyük fail olduğunu tartışmayı bırakmakla değil; asimetriyi inkâr etmeden herkesin kendi faillik payına bakabilmesiyle. Devlet kendi zulmünü “zorunluluk” diye temize çıkaramadığı gibi, ezilmiş olmak da insana başkasına yaptığı zulüm karşısında sonsuz bir masumiyet vermiyor.

Mağduriyet ile faillik birbirini bütünüyle dışlayan kimlikler değil. İnsan bir ilişkinin içinde mağdur, başka bir anda ya da başka birine karşı fail olabiliyor.

Bu nedenle barış, yalnızca “Bana ne yaptılar?” sorusunun cevabını aramak değildir. Bir noktadan sonra daha zor olan ikinci soruyu da sorabilmektir: “Peki biz ne yaptık?” Bu soru tarafların tarihsel ve siyasal sorumluluğunu eşitlemiyor. Tam tersine, herkesin kendi sorumluluğunu başkasının suçunun arkasına saklamadan görebilmesini mümkün kılıyor.

Çünkü kalıcı barış, herkesin kendisini yalnızca mağdur, karşısındakini yalnızca fail olarak anlattığı yerde kurulamıyor. Barışın dili, insanın kendi yarasını inkâr etmeden ötekinin yarasını görebildiği; kendi mağduriyetini anlatırken kendi zalimliğini de konuşabildiği yerde oluşuyor.

Şahap Eraslan’ın yazısı