Roman gibi yaşamak; Sabahattin Ali

H. Ayhan Tinin / Sanat da var / Edebiyat             

insanatinart@gmail.com

“Babam için uzun yıllar hiç göz yaşı dökmedim, çünkü O, ‘Filiz hiç üzülmesin’ demişti.”

Filiz Ali babasının öz yaşam öyküsünü yazarken böyle başlamıştı.

“Kırklareli’ne girelim, peynir alacağız.”

2 Nisan’dı.

Belki bir gün önce, belki bir gün sonra…

Cesedi bulunduğunda tanınmaz haldeydi.

Yazdıkları Türk edebiyatının zamanı aşan öyküleri ve romanları arasında sayılan Sabahattin Ali rehberinin ihanetine uğramıştı.

İmparatorluğun son günlerine doğmuş, Cumhuriyet’in ilk yıllarında gençlikten olgunluğa geçmişti.

Hem Türkiye hem de dünya açısından en hareketli zamanlardı.

Bütün bu dönemin renkli paleti Sabahattin Ali’nin öykülerine, romanlarına, şiirlerine ve kavgalarına yansımıştı.

Hayatını, hayata bağışlamış bir insandı.

Korkmadan sevdi, yaşadı, mücadele etti.

Sağcıya da solcuya da yaranamadı çoğu zaman…

Çünkü o ya da bu taraf değil; insanca ve adil bir yaşamın ardındaydı.

Dönemin ünlü Markopaşa dergisinde yazdığı ‘Biz istiyoruz ki’ makalesi sorguya uğrayan yazılarından biriydi…

“Biz istiyoruz ki, bu memlekette yapılan her iş, üç beş kişinin çıkarına değil, bu toprakları dolduran milyonların yararına olsun.

Bu sözlerin karşılığı ‘vatana ihanet’ olarak tanımlanmıştı.

1. Dünya savaşı yıllarında babası Sıkıyönetim Mahkemesi başkanı olarak Çanakkale’de görev yaparken, orada yaşanan insan acılarına tanık oldu.

Sonra, vatanın paylaşılmaya başladığı günlerde İzmir’e geçtiler ailece… Babası ticaret yapmaya çalıştıysa da başarısız oldu.

İzmir işgal ediliyordu.

Yine göçtü aile… Bu kez Edremit’e…

Sabahattin ailesiyle birlikte pazara çıkıyor, geçime katkıda bulunurken bir yandan da yazmaya başlıyordu bu yıllarda…

Balıkesir Öğretmen Okulu’nu bitirdi. MEB bursuyla Almanya’ya gitti. Edebiyat öğretmenliğine başladı yıllarda öykü, roman ve şiirleri yayımlanmaya başladı.

Ardından cezaevi yılları da…

Devlet Konservatuarı’nda efsane hoca Carl Ebert’in yardımcılığını yaptı, Aziz Nesin’le Markopaşa’yı çıkartırken sorumlu müdürlüğü de üstlendi.

Her türlü siyasi kavganın içine çekilmekten sıkılmıştı. Memleketinden ayrılmaya hazırlanıyordu.

Aziz Nesin şöyle anlatır.

“1948 Mayıs’ıydı, evime gelen polis savcılıktan istendiğimi söyledi.

Savcı, ince altın çerçeveli bir gözlük çıkardı. Gözlüğün çerçevesi ve camları kırıktı.

‘Bu gözlüğün kime ait olduğunu biliyor musunuz’ dedi.

Sabahattin Ali’nin gözlüğüydü. Savcı sonra bir dolmakalem çıkardı. ‘Bu dolmakalem kimin biliyor musunuz?'”

Sonra bir kitap ve yeşil mürekkeple yazılmış bir defter gösterdi. ‘Bunlar Sabahattin Ali’nindi. Hep yeşil mürekkep kullanırdı’…

Son aşkı Aliye hanımla evlendi ve kızları Filiz doğdu.

Kuyucaklı Yusuf, Kürk Mantolu Madonna romanları, Değirmen (Öykü), Dağlar ve Rüzgâr (Şiir) kitapları sinemaya aktarıldı, sahneye aktarıldı, bestelendi…

Seneler sürer her günüm, / Yalnız gitmekten yorgunum; / Zannetme sana dargınım, /Ben gene sana vurgunum.

Edebiyatımızın en verimli can damarlarından biri Sabahattin Ali’yi barbarca bir duyguyla kaybetmemizin bu satırlara sığmayan öyküsüydü okuduğunuz.