Bugün caydırıcılık kavramında değişmeyen unsur ABD’nin nükleer şemsiyesiyle güvenlik sağlayan rolünün devamıdır. Ancak ABD’nin yarattığı bu şemsiye, farklı nükleer güçler için de geçerli hale gelmiş durumda. İran’a yönelik saldırıların Körfez ülkelerine yansıması bu ülkelerde ABD’ye bağlı bir güvenlik anlayışının eksikliğini ortaya çıkardı.
Bu eksiklik farklı güvenlik anlaşmalarının önünü açtı. Pakistan-Suudi Arabistan Savunma Anlaşması ve son olarak bu iki ülkeye Türkiye’nin katılmasıyla imzalanan “Mekke” Antlaşması bunun en yakın örnekleridir.
Yukarıda değindiğim konular ABD’nin İran üzerinde caydırıcılık zayıflığını açıklar niteliktedir.
Bir caydırıcılık etkileşimi söz konusu ise “caydıran’’ ve “caydırılan’’ olmak üzere tarafların varlığı gerekmektedir. Caydıran ve caydırılan stratejilerinin sonuçlarını değerlendirebilmek için maliyet-fayda analizleri yapabilmelidirler.
Ancak bunun gerçekleşmesi rasyonel karar verebilecek karar alıcıların varlığına bağlıdır. Bugün ne ABD ne de İran’da böylesi bir rasyonellik ve bu rasyonelliği sağlayacak yönetimler yok.
Caydırıcılığın başarısı tehditlerin, caydırılacak için inandırıcı hale gelmesine bağlıdır. ABD yönetimi İran’ı nükleer silah üretmekten caydıracak kadar inandırıcı mıdır? ABD’nin İran’a büyük maliyetler yükleyebilecek bir “askeri kapasiteyi’’ elinde bulundurduğu gerçektir.
Ancak İran, ABD’nin askeri gücünü tam kapasite kullanacağı yönünde kararlı olduğuna ne kadar inanmaktadır? Nitekim ABD için gelinen durum “nükleer falan önemli değil, Hürmüz açılsın yeter” şekline dönmektedir.