Psikolojik jargonla hayattan kaçış: Herkes travmalı ya da narsist, kimse sorumlu değil
P

Zehra Çelenk
Zehra Çelenk
Yazar, senarist. 2017’den beri köşe yazıları yazıyor, TV-sinema işleri ve edebiyatla uğraşıyor. Ruhumun Aynası ve Hayatta Kalma Rehberi kitaplarının yazarı.

Son yıllarda başımıza gelen hemen her şeyin bir adı var. Bir ilişkide inciniyorsak ‘ghostlandık‘, iş yerinde zorlanıyorsak ‘toksik ortam‘, biri canımızı yakıyorsa ‘narsist’.

Açıklayıcı kavramlar çoğaldıkça rahatlıyoruz; çünkü adlandırmak bir tür kontrol hissi veriyor. Ama tuhaf bir şey oluyor: Kelimeler arttıkça meseleler berraklaşmıyor, tam tersine silikleşiyor. Sanki herkes konuşuyor ama kimse sorumluluk almıyor.

Psikoloji dili özellikle beyaz yakalı dünyada ve kadın–erkek ilişkilerinde neredeyse evrensel bir açıklama aracına dönüştü. Herkes biraz terapist, biraz danışan, biraz da teşhis koyucu. İlişkiler yaşanmıyor, ‘değerlendiriliyor’; sohbetler ilerlemiyor, ‘çözümleniyor‘. Birbirimize bakıp ‘kaçınmacı‘, ‘manipülatif‘, ‘bağlanma sorunlu’ diyoruz. Sanki karşımızda bir insan değil; tanısı hazır, klasörü açılmış bir dosya var.

Bu dil ilk bakışta çok işe yarar gibi. Kimseyi doğrudan suçlamıyor, kimseyle yüzleşmek gerekmiyor. Ama tam da bu yüzden iki ciddi risk taşıyor.

Birinci risk: Karakterin buharlaşması

Psikoloji jargonunun bir üst dil halini alması ‘karakter‘i adım adım ortadan kaldırıyor. Artık kimse kırıcı ya da çok kibirli değil, ‘sınırları var‘. Kimse aşırı kararsız değil, ‘duygusal olarak müsait değil‘. Kimse sorumsuz değil; ‘travmalı’. Böylece hem kimseyi incitmiyoruz hem de kimseye hesap vermek zorunda kalmıyoruz. Travma, çağımızın en risksiz bahanesi hâline geliyor.

Oysa karakter dediğimiz şey tam da zor anlarda ortaya çıkar. Netlik vermek, sözünde durmak, geri çekilirken haber vermek… Bunlar psikolojik pozisyonlar değil, tercihlerdir.  Ama bir şeyin senin tercihin olduğunu söylemek, birinin canını yakmış olabileceğini kabul etmek demektir.

Tanı koymak ise çok daha konforlu. Böylece kimse  kötü olmaz, kimse fail de olmaz. Herkes anlaşılmak ister, kimse yük almak istemez.

İkinci risk: Bağlamın kaybı

Daha tehlikelisi şu: ‘Her şey’i bireyin iç dünyasına havale ettiğimizde toplumsal, ekonomik ve kültürel bağlam görünmez hale geliyor.  Oysa bugün yaşadığımız pek çok ilişki krizi, iletişim kazalarından çok hayat koşullarıyla ilgili. Sürekli belirsizlik, güvencesizlik, performans baskısı ve her an ‘Daha iyisi mümkün‘ hissi içinde yaşıyoruz. Bu koşullarda bağlanmak riskli, net olmak pahalı, geri çekilmek ya da kaygan pistte sürekli istediğin yöne kıvrılmaksa bedava.

Eva Illouz, modern ilişkilerde duyguların piyasa mantığıyla düzenlendiğini söylerken tam da bunu anlatır: Seçeneklerin çoğaldığı, riskin bireyin omzuna yüklendiği bir dünyada insan ilişkileri de yönetilebilir projeler gibi ele alınır. ‘Ghosting’ bu yüzden yalnızca bir kişilik sorunu değil hesap vermeden çekilebilmenin normalleştiği bir kültürün ürünüdür. Ama biz yine de işi bireye yıkmayı tercih ederiz. Sistemle uğraşmak zordur, insan analiz etmek daha pratik.

Bugün herhangi bir ortamda bir grup sohbetine denk gelirseniz ortalama beş kelimeden biri popüler bir psikoloji kavramı çıkıyor. Hayatımıza giren bu kavramlar içinde gaslighting bence özel bir yerde duruyor. İlişkisel psikolojik şiddeti tarif etmek için gerçekten işe yarayan, yerli yerinde bir kavram. Kişinin algısının sistematik biçimde sorgulatılması, yaşadığının inkâr edilmesi, ‘Abartıyorsun’, ‘Yanlış hatırlıyorsun’ cümleleriyle gerçeğin eğilip bükülmesi… Bunlar hafife alınacak şeyler değil. Ama tanımlamakla yetinmeyip, her rahatsız edici durumu onunla açıklamaya başladığımız anda bu kavram da hızla sulanmaya başlıyor.

Bugün ilişkiler yalnızca yaşanmıyor; bir psikoloji sözlüğü eşliğinde izleniyor. Görmezden gelmek, kırıntı atarak oyalamak, ortadan kaybolup aylar sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönmek. Bütün bunlar yeni değil, yeni olan, her davranışın bir İngilizce başlıkla paketlenmesi.

İlişkiler neredeyse bir Netflix dizisi gibi: Türü belli, alt başlıkları hazır. İnsanlar birbirini anlamaya çalışmıyor, doğru kavramı yakalamaya çalışıyor. “Canım yandı” demek yerine tanı koyuyor, yüzleşmek yerine etiket yapıştırıyoruz. Böylece ne şiddet ortadan kalkıyor ne de bağlar güçleniyor: sadece sözlüğümüz kabarıyor.

Bu tablo elbette yalnızca bize özgü değil. Batı’da psikoloji jargonunun popüler söyleme taşınarak yanlış, sığ bir meta-dil halini alması son yıllarda ‘therapy speak‘ gibi kavramlar etrafında yoğun biçimde tartışılıyor. Ama Türkiye’de bu tabloya bir katman daha ekleniyor. Sürekli değişen kurallar, yarın ne olacağı belli olmayan ekonomi, kalıcılaşmış bir güvencesizlik hâli…

Burada belirsizlik yalnızca ilişkilere özgü değil: hepten hayatın kendisi askıda. Böyle bir ortamda netlik neredeyse lüks sayılıyor. İnsanlar karar almaktan çok, günü kurtarmaya odaklanıyor. Bugün söylenen yarın geçersiz olabiliyor; söz vermek riskli, tutmak daha da riskli.

Bu yüzden Türkiye’de psikoloji dili biraz da politik bir kaçış kapısı gibi iş görüyor. Ekonomik sıkışmışlık, kurumsal çürüme ya da siyasal baskı konuşulacağına, meseleler bireyin ruh hâline indirgeniyor. İşten atılma korkusu ‘anksiyete‘, gelecek kuramama ‘bağlanma sorunu‘, sürekli tetikte olma hâli ‘kişisel hassasiyet‘ diye adlandırılıyor. Sistemle yüzleşmek yerine insanlar kendilerini ‘iyileştirme’ye çağrılıyor. Sorun kolektifken, çözüm bazen fazla bireysel kalıyor.

Son günlerde art arda gelen uyuşturucu operasyonları ve toplumda hızla yayılan kullanım, bu tabloyu en çıplak hâliyle gösteriyor. Uyuşturucu meselesi ya güvenlikçi bir dille ele alınıyor ya ünlüler öne çıkarılarak magazinleştiriliyor ya da hızla bireysel psikolojiye havale ediliyor: ‘bağımlı gençler’, ‘travmalı hayatlar’, ‘yanlış tercihler.’ Oysa bu kadar yaygın, bu kadar erken yaşlara inmiş, mahallelerden okullara sızmış, çetelerle her tarafa yayılmış bir kullanım biçimi, tek tek insanların ruh hâliyle açıklanamayacak kadar politik bir mesele. Tam da bu yüzden politik olmaktan çıkarılıyor.

Devletin geri çekildiği, kamusal alanın çöktüğü, eğitimin, istihdamın ve geleceğin giderek daha erişilmez hâle geldiği bir yerde uyuşturucu yalnızca bir madde değil; bir boşluk doldurucu olarak dolaşıma giriyor. Bu boşluğu yaratan koşullar konuşulmadığında, geriye yalnızca bağımlı bireyler kalıyor.

Operasyon haberleri artıyor ama hayatlar değişmiyor; suç sayıları konuşuluyor ama nedenler yerinde duruyor. Böylece sorun yine bireyin omzuna bırakılıyor, sistem ise görünmezleşiyor. Bağımlılık konuşuluyor, bağımlılığı üreten koşullar konuşulmuyor.

Belki de bu yüzden bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey yeni kavramlar değil, iyi anlatılar. Travmayı ve bağımlılığı bireyin içine hapsetmeyen, “Neden böyle?” sorusunu “Nasıl bir düzen böyle insanlar üretiyor?” sorusuna bağlayabilen hikâyeler. Yenilerde izlediğim Netflix yapımı ‘Eric‘ dizisi tam da bunu yapabildiği için çarpıcı.

‘Eric’, 1980’lerin New York’unda oğlunun kayboluşunun ardından giderek çözülen, içki ve uyuşturucu bağımlısı, sanatçı bir babanın hikayesini anlatıyor. Dizi, bağımlılığı ve kendini sabote etme halini yalnızca kişisel bir zaaf değil, sistemsel bir sonuç olarak kuruyor.

Abi Morgan’ın yaratıcı imzasını taşıyan dizide Benedict Cumberbatch’in canlandırdığı baba karakterinin çözülüşü, tek başına ‘travmalı bir birey‘ hikâyesi olarak işlenmiyor. Çocukluk yaraları, ebeveyn–çocuk ilişkilerindeki kırılmalar, bakımın ve sorumluluğun nasıl aktarıl(a)madığı, medya sektörünün yıpratıcı yapısı, 80’lerin politik atmosferi, ayrımcılık ve özellikle polis başta olmak üzere kurumların içten içe çürümesiyle birlikte ele alınıyor.

‘Eric’te travma bir açıklama değil, bir bağlam. Dizi izleyiciyi “Bu adam neden böyle?” sorusundan çok, “Bir çocuk nasıl böyle bir ebeveyne, bir ebeveyn nasıl böyle bir insana dönüşür?” sorusuna yaklaştırıyor. Kimseyi aklamıyor, kimseyi tek başına suçlamıyor; bireyi merkeze alıyor ama onu orada yalnız bırakmıyor. Travmayı psikoloji sözlüğüne hapsetmiyor; politik, sınıfsal, kurumsal ve kuşaklar arası bir zemine yerleştiriyor. Yarayı gösterirken, yaranın kuşaktan kuşağa nasıl taşındığını da görünür kılıyor. Dizinin ortaya çıkardığı bağlam ve düzen, ekranda kalmıyor; bugün, gündelik hayatın farklı alanlarında da aynı mantıkla karşımıza çıktığını hemen fark ediyoruz.

İş hayatında da tablo farklı değil. ‘Toksik‘ dediğimiz pek çok ortam aslında kötü yönetilen, güvencesiz, aşırı rekabetçi kurumlar. Ama buna ‘kurumsal şiddet‘ demek yerine ‘toksik’ dediğimizde mesele yumuşar. Kimse kötü yönetici olmaz, ‘iletişim tarzı sert lider‘ olur. Kimse sömürmez; ‘yüksek tempolu çalışma kültürü’ vardır. Kurumlar ezici ve kırıcı değil, sadece ‘meydan okuyucu‘dur.

Bu dilin bir başka cazibesi de şu: Psikoloji dili itirazı da yumuşatıyor. Sorunlar politik olmaktan tamamen çıkıp ‘kişisel süreçler’e dönüşüyor. İtiraz yerini farkındalığa bırakıyor, öfke içgörüyle ikame ediliyor. Sorunlar çözülmüyor ama pek güzel ifade edilmiş oluyor. Düzen aynen devam ediyor.

Belki de artık şunu sormak gerekiyor: Gerçekten herkes narsist mi, yoksa kimse sorumluluk almak mı istemiyor?  Gerçekten herkes travmalı mı, yoksa hayatlarımız sürekli sarsılıyor mu?

Psikoloji dili elbette gerekli, hatta hayati. Psikoloji elbette vazgeçilmez; mesele onun her şeyi açıklayan ama hiçbir şeyle yüzleştirmeyen fazla popüler, sığ bir dile indirgenmesi.  Böyle olduğunda insanı da toplumu da eksiltiyoruz. Türkiye gibi belirsizliğin neredeyse yönetim biçimine dönüştüğü bir ülkede, bu dil yalnızca açıklayıcı değil; bazen örtücü de oluyor.

Bazen mesele bir tanı değil, bir tercihtir. Bazen sorun içimizde değil, içinde yaşadığımız düzendedir. Ve bazen iyileşmek için itiraz etmek gerekir.