Yönetmen ve senarist Pelin Esmer, yeni filmi ‘O Da Bir Şey Mi’yi anlatırken “Filmde herkes hikâyesini kendi yoluyla bir şekilde başkalarına aktarmanın telaşında. Hikâyeleri üç aşağı beş yukarı benzer de olsa hepsinin yoğurt yiyişi farklı” diyor.

Sinemamızın usta yönetmenlerinden Pelin Esmer, 2017’de çektiği kurmaca filmi ‘İşe Yarar Bir Şey’den sonra yeni kurmaca filmi ‘O Da Bir Şey Mi’yle gündemde. 17 Ekim’de vizyona giren film, prömiyerini Uluslararası Rotterdam Film Festivali’nde yapmış, Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde en iyi film ve en iyi yönetmen dahil sekiz ödül kazanmıştı.
Hem belgesel hem kurmaca yönetmenliğiyle tanınan Esmer ayrıca hikaye anlatıcılığında oldukça mahir.

Kendini göstermeden anlatan Aliye’nin öyküsü
Yazar Barış Bıçakçı’yla kaleme aldığı ‘İşe Yarar Bir Şey’in ardından ‘O Da Bir Şey Mi‘nin öyküsü de oldukça ilginç.
Film Aydın’ın Söke ilçesinde otel hizmetlisi olarak çalışan Aliye’nin ünlü yönetmen Levent’le kesişen hikâyesini anlatıyor.
Pelin Esmer, olağan içtenliğiyle Diken’in sorularını yanıtladı.

Senaryo nasıl ortaya çıktı, çekmeye nasıl karar verdiniz? İlk önce imajlardan mı yoksa bir hikâyeden mi hareket ettiniz
‘O da bir şey mi’ cümlesinin arkasındakilere dair sorularımla başladım, gerçeği nasıl kurguladığımızı anlamaya çalışarak devam ettim, ana-babalarımızın ruhumuzda bıraktığı izleri bulma hevesiyle de yazmaya koyuldum. Yazmaya fiilen başlamaya sebepse Estonya’nın Tallinn şehrinde küçük bir barda gözümün takıldığı servis penceresi ve gece boyu o pencereden kolunu uzatarak tezgâha bardak koyan yüzünü görmediğim bir kadın oldu.
‘Hikâyelerden çok anlatmanın ve dinlemenin bize yaptıklarıyla ilgileniyorum’
Filminizde hikâye içinde hikâye film içinde film görüyoruz, anlatmak, hikâyecilik sizin anlatınızın en öne çıkan unsurlarından. ‘O Da Bir Şey Mi’nin baş karakteri Aliye’nin de uzun uzun anlatmak istemesinden de hareketle hikâyecilik ve anlatmak hakkında ne söylersiniz?
Hikâye anlatmayı da dinlemeyi de seviyorum, doğru, ama bu filmde aslında hikâyelerden çok onları kurma eylemiyle, anlatmanın ve dinlemenin bize yaptıklarıyla ilgileniyorum. Sevdiğimiz bir filmin ya da kitabın hikâyesini sorsalar hatırlamayabiliriz ama üzerimizde bıraktığı etkiyi, tam anlatamasak da, hiç unutmayız. Ayrıca, hikâyelerimizi anlatırken onları mütemadiyen eğip büküp, ruhumuza, bedenimize uygun hale gelene kadar değiştirmeye çabalamamız çok ilgimi çekiyor.
Hikâyenizde bir yönetmen başkarakter de var ve film içinde film çekildiğini görüyoruz, bu detaylarla metafilmlere ilginizi mi göstermek istediniz? Anlatmak için neden böyle bir tercihte bulundunuz?
Filmde herkes hikâyesini kendi yoluyla bir şekilde başkalarına aktarmanın telaşında. Hikâyeleri üç aşağı beş yukarı benzer de olsa hepsinin yoğurt yiyişi farklı.
Görünmeden kendini anlatmayı deneyen Aliye’nin yöntemiyle, Aliye’nin bir şekilde hayatına sızmasıyla kendine dair soruları tetiklenen yönetmen Levent’in hikâyelerini anlatış yolları farklı olacaktır, diye düşündüm. Levent’in kendi hikâyesini aşina olduğu yolla, bir kısa filmle anlatmasının uygun düşeceğini düşündüm.
‘Söke, Aliye’nin yeri, yurdu olmak için çok uygundu’
Filmin bir kısmı Aydın’da çekildi, neden orayı tercih ettiniz? Bu tercihin bir nedeni veya hikâyesi var mıydı?
Aydın’ın Söke ilçesinde çekildi. Temel sebebi de orada bulunan Efes Palas Oteli ve altındaki Efes Sineması. Mimar Ziya Nebioğlu tarafından 1954’de yapılmış bu olağanüstü otel ve sinema senaryoyu yazarken Aliye’yi hayal ettiğim atmosferle çok örtüşüyordu. Söke’nin ortasında vaha gibi, Aliye’nin sert gerçeklerinin karşısındaki uçuşkan hayalleri gibi, harap da olsa dimdik duran bir mekân. Ayrıca Aliye’nin yeri, yurdu olmak için de Söke çok uygundu; sokaklarıyla, evleriyle, verdiği zamansızlık duygusuyla, kendine has atmosferiyle, çok da değişmeden kalabilmiş nadir ilçelerden biri Söke.

Aliye karakterini canlandıran Merve Asya Özgür ‘no-name’ (ünlü olmayan) bir isim, kariyerinin başında. Ama Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali’nde Türkan Şoray Umut Veren Kadın Oyuncu Ödülü’nü aldı. Henüz tanınmayan genç bir isimle çalışmaya ve hikâyeyi ona emanet etmeye nasıl karar verdiniz, kısaca nasıl emin oldunuz?
Aliye için no-name birini aradım evet. Söke’de yaşayan, görünmeden var olan, kendini gizleyen bir karakterin yüzü izleyiciye tanıdık olmasın istedim. Kast direktörümüz Erengül Öztürk’le birlikte çok uzun bir çalışma yaptık, özellikle Aliye için. Ajanslar dışında okullara, konservatuar öğrencilerine ulaştık, tanıtım videoları istedik, auditionlar çektik.
Merve de Kadir Has tiyatro bölümünde son sınıf öğrencilerindendi, öncesinde de öğretmenlik okumuş. Bize ayrıntılı, kendini merak ettiren bir tanıtım videosu yollamıştı. Tanıştık, uzun sohbetler ettik, birkaç kez deneme çekimi yaptık. Sonunda, senaryoyu yazarken hayalimde canlanan Aliye’ye hem yüz ifadesiyle hem karakter olarak Merve’nin en yakın olduğu kararına vardım.

‘Karakterlerime hiçbir zaman temsiliyet gibi bir görev yüklemedim’
Bazı seyircilerden Timuçin Esen’in canlandırdığı Levent karakterinin tam bir Türk erkek yönetmen prototipi olduğunu, annesinin kadınlara fazla kaptırmaması yönündeki telkinlerinin (“Bak Ece de hayrandı ama koydu seni kapıya” cümlesini anımsıyorum) ve biraz oğlunu koruyan tavrının eleştirildiğini veya anlatı burada biraz daha farklılaşamaz mıydı dediklerini duydum. Bu anne-oğul ilişkisini yazmak ya da bir kadın yönetmen olarak bir erkek yönetmen karakter tasarlamak, yaratmak sizi zorladı mı? Bu değerlendirmeler için neler söylersiniz?
Yok zorlamadı. Filmde bir ‘erkek yönetmen’ tipi çizmedim, Levent adında, İstanbul’da yaşayan, orta yaşlarda, yönetmenlik yapan bir insanı Söke’den hiç çıkmamış, ondan farklı bir sosyal sınıf, jenerasyon, geçmiş ve deneyimden gelen Aliye adlı genç bir insanın karşısına çıkarttım.
Filmlerimde karakterlerime hiçbir zaman temsiliyet gibi bir görev yüklemedim, yazarken bazı tipolojilere sıkışıp kalmamaya özen gösteriyorum. Kafamızda bir erkek yönetmen imgesi oluştu, doğru, şair imgesi oluşmadı ama mesela. Bu da anlaşılır. Bahsettiğiniz erkek yönetmen tipini tahmin ediyorum, benim de eleştirilerim var bu tiplemeye, dilersem bunu sözle ifade edebilirim ama bunun için bir film yapmaya değmez diye düşünüyorum, çok meşakkatli bir iş sinema.
Senaryonun dramatik yapısı bunu gerektirdiği için bu bahsettiğiniz diyaloglar var, bunları da yönetmenin annesi söylüyor, yönetmenin ayrılmakta olduğu eşine ve ilişkilerine dair film boyu kendisinden değil ondan bir şeyler öğreniyoruz, yazdığım o anne de bunu böyle söyler diye düşünüyorum.

Levent’in Aliye’nin çekim alanına girmesinin de birden fazla sebebi olmalı, nasıl Aliye’nin sonunda aldığı kararda birden fazla sebep varsa. Aliye’yi eski ilişkilerinde yaşadığı gibi bir hayran kadın olarak mı görüyor, oyuncu ararken bir aday olabileceğini mi düşünüyor, ondan dinlediği hayat hikâyesinden güzel bir film çıkar diye mi düşünüyor, dinledikleri onu kendi içine bakmaya mı sürüklüyor? Bu soruları sorabilmek için dramatik yapının ve diyalogların böyle gelişmesi gerekiyordu.

‘Aspasia, Sökeli Aliye’yle hemşehri, Milet’ten büyük büyükannesi’
Filmlerinizin adlarında üst üste iki kez ‘şey’ sözcüğüne denk geliyorum: ‘İşe Yarar Bir Şey’, ‘O Da Bir Şey Mi’. Şey sözcüğü belirsiz ne olduğunu tarif edemediğimiz kavramlar için kullandığımız bir tabir. Bu denk gelişin bir anlamı var mı yoksa üst üste iki filmde kullanılması bir tesadüf mü?
Hayatta en tesadüfi şeylerin bile tesadüf olmadığı sonucuna varıyoruz hep. Herhalde değildir ama bilinçaltımın o kadar derinlerine henüz inebilmiş değilim.

Hikâyede mitolojik referanslara da yer veriyorsunuz. Pericles, Sokrates, Aspasia… Tüm bu unsurları kullanmak nereden aklınıza geldi? Hikâyeye nasıl yerleştirdiniz?
Hikâye onlardan başlıyor aslında, yüzyıllar önce onların anlattıklarını bugün biz anlatıp duruyoruz. Üstelik Aspasia bizim karakterimiz Sökeli Aliye’yle hemşehri, o da Söke’li sayılır, Milet’ten, Aliye’nin büyük büyükannesi diyelim. İkisine de dair farklı farklı anlatımlarla karşı karşıyayız, sonunda filmde Levent ikisine de bakıp “gerçek kimin umurunda” diyor zaten.
‘Taşrayı kimin anlattığını da sormak lazım: Orada büyüyüp oradan çıkmış biri mi, orada yaşamaya devam eden biri mi?’
Son iki filminizde de bir dış ses anlatıcı var. ‘İşe Yarar Bir Şey’de Leyla, ‘O Da Bir Şey Mi’de Aliye. Pelin Esmer neden dış ses anlatıcıdan faydalanıyor? Bu tercihiniz sizce izleyicinin filmle kurduğu bağı güçlendiriyor mu?
Dış anlatıcı diyemem bunlara. Leyla’nın kendi kendine konuştuklarını dinliyorduk, Aliye’nin de kendi kendine konuşur gibi ama Levent’e anlattıklarını dinliyoruz. İzleyici karakterlerin başkalarına söylediklerine de başkalarına söylemeyip kendilerine söylediklerine de şahit oluyor. İzleyici üzerindeki etkisini kestirmem zor ama diğer karakterlerin bilmediği bazı sırlara izleyicinin vakıf olması o bağı güçlendiriyor olabilir.

Filminiz kısmen taşrada geçiyor, erkek yönetmenlerimizin taşra sevgisi malumunuz. Ama sanki kadınlar daha başka bir incelikle ve bakışla anlatıyor taşrayı. Son filminizi dikkate alarak soruyorum: Taşrada geçen bir hikâye yazan ve çeken bir yönetmen olarak buna katılır mısınız? Sinemamızın taşra takıntısı hakkında ne söylersiniz?
Takıntılar durduk yere oluşmuyorlar, ille vardır bir sebebi. Taşrayı kimin anlattığını da sormak lazım. Orada büyüyüp oradan çıkmış biri mi, orada yaşamaya devam eden biri mi? İkincisi çok nadir, belki bir tek rahmetli Ahmet Uluçay’ı anabiliriz. Onun sineması, anlatımı bana çok içerden ve derin geliyor, bakmadığı ama bizzat halen yaşadığı için de belki. Onun sinemasına ben taşra sineması diyemem. Mesele nasıl baktığında diye düşünüyorum. Sıkılmamamızın sebebi belki pek çok filmde taşranın hep oradan çıkma çabasıyla birlikte anlatılması olabilir.

‘Filmde müziği kulak memesi kıvamında tutmak elzem’
Film sonunda izleyici ‘Dolamayı Dolamayı’ şarkısını duyuyor. Hikâyenin tonu, rengi birden değişiyor. Bazı yazarların hiç müzik dinlemediklerini bunu üretimlerini korumak için tercih ettiklerini duymuştum. Sizin ve sinemanız için müzik ne ifade ediyor?
Müzik benim için vazgeçilmez bir şey. Ruh halimize etkisini en hızlı hissettiğimiz sanat dalı bence. Sinemada çok temkinliyim ama bu konuda. Müziğin bir sahnenin duygusuna etkisi gündelik hayatımızdaki etkisinden çok daha büyük, üçe beşe katlanıyor hemen. O yüzden filmde müziği kulak memesi kıvamında tutmak çok önemli ve elzem bence.
Bu sektör bir kadından yönetmen olarak kendini ispat etmesi için çok fazla şey talep ediyor, bu da zaman alan bir şey. Bir yönetmen olarak yolculuğunuzda cinsiyetinizle sınandığınızı veya engellendiğinizi hissettiniz mi? Hemcinsiniz olan genç meslektaşlarınıza bir tavsiye verecek olsanız ne derdiniz?
Hemcinslerime önerim dertleri, soruları, anlatmak istedikleri neyse ona odaklanmaları ve onun peşinden burunlarının dikine yürümeleri. Yol boyu etraftan gelen engelleyici sesler yavaş yavaş fısıltıya dönüşüyor, bir süre sonra da duymuyorsunuz bile. Uzun mesafe koşusuna hazırlanır gibi her açıdan kondisyonlu olmayı gerektiriyor, bu biraz da kendi kendine vakit geçirmekten korkmayarak oluyor.