Önümde rakı, karşımda bir süper kahraman, sonrası meyhane mucizesi
Ö

Behzat Şahin
Behzat Şahin
Sosyoloji okudu. 18 yıl gazeteciydi. 2001’de meyhaneciliğe geçti. Cibalikapı Balıkçısı’nı kurdu. ‘Cibalikapı Balıkçısı’ndan’ adlı bir kitabı var. İndirim bile kabul etmez, hesabı tam öder.

Son yazıda Oksijen Gazetesi’nin Evrim Ağacı köşesini kaleme alan Çağrı Mert Bakırcı’nın ‘Zehir olduğunu bile bile neden alkol tüketiyoruz?‘  başlıklı yazısından ‘katılmadığım bazı ifadeleriyle ilgili muhalefet şerhimi saklı tutarak’ alıntılar yapmıştım. Adana çevresinde çok kullanılan deyimle, ‘muhallandığım’ yaklaşımları içindi düştüğüm şerh. Yalnız değilmişim. 

Benim muhallandığım taraflar daha çok, içkiye biraz da -nasıl söyleyeyim- düşmanca ifadelerle yaklaşımıydı. Yazının bilimsel içeriğini sorgulamak haddim değil tabii ki; bilim insanı değil, meyhaneciyim en nihayetinde. Ben kendi meşrebimce yaklaştım konuya, işime gelenleri alıntıladım kaynak göstererek.

Gelen bir WhatsApp mesajı, sadece alkollü içkiye yaklaşımında değil, bilimsel argümanlarında da sorun olduğunu anlatıyordu yazının. Üstelik bu mesaj herhangi birinden değil, Türkiye sınırlarını -hem de yapıp ettikleriyle- aşmış bir bilim insanından geliyordu:

“Yazınızda adı geçince bakayım dedim. Ama…
Alkol kimyasal olarak zehir değil… 
Beyindeki ödül mekanizması hâlâ milyonlarca yıl önceki gibi çalışmıyor…
O mekanizma ile beslenme dürtüsü farklı şeyler…
Karaciğeri iflas ettiren alkol değil, onu tüketiş tarzıdır…
Sosyal hayatı yıkan
‘tuzak’ olma iddiası için de yukarıdaki madde geçerlidir…
Primatlar ağırlıklı olarak meyve ile değil; böcek, tohum, yaprak ve meyve arasında varyasyon gösteren beslenme rutininde idiler…
Beyindeki
‘inhibisyon’ yine beynin kendi yaptığı bir şeydir, korteks/kabuk tabakadaki kontrol merkezlerinin etkisiyle. Alkol, korteks hakimiyetini azalttığı/kaldırdığı için; özellikle ayıp/yasak/günah/yanlış… gibilerinden kavramlar, içkin toplumsal kontrol mekanizmaları devre dışı kalır ve malum sarhoşluk halleri ortaya çıkar…  ‘Öpiiciim abicim, kardeşim’ gibilerinden ‘sosyalleşme(!)’ artışı gibi!..
Ezcümle; bu kadar az cümlede bu kadar çok hata yapmanın becerilebildiğini görünce, ki bu ancak her şeyi hazreti Google’dan öğrenenler için mümkün, para verip abone olarak yazının tamamını okumaktan vaz caydım.
Üstelik; bilmeyen birinin elinde, içki karşıtı bir argüman kaynağı olma kapasitesi de cabası, bu kadarından bile görülebildiği üzere…”

Yukarıdaki satırların yazarıyla daha önce de yazışmıştık; ortak arkadaşımızdan dolayı telefonlarımız birbirimizde mevcut. Yüz yüze gelmemiştik ama. Üstelik rakı masasında buluşmak isteyeceğim ‘kahramanlar’dan biri o.

Üşenmedi, bilim insanı sorumluluğuyla her biri bana özel ders niteliğinde 14 sesli mesaj attı: 

“Zaten bilimin gizeminin, zevkinin yanı sıra zorluğu da burada. Oturduğunuz yerden biraz Google’dan, biraz sanal ortamdan yazacaksınız ve insanlar da ağzı açık size bakacak. Öyle değil bu iş, öyle olmuyor işte.

Kimse yazarken kaleminize ket vurmuyor. Deniliyor ki dört milyon takipçisi var. Belki 3 milyon 900 bini ya da daha fazlasının bu işten haberi yoktur, bunu alırlar ortamlarda satarlar. İşi bilen insanlar da bu işteki Aristo mantığının, sığlığın farkında oldukları için zaten uğraşmaz, tenezzül etmezler yanlışlamak için. Bilim yanlışlamak üstüne kuruludur. Siz bir sav ileri sürersiniz, yanlışlanmadığı sürece doğru kabul edilir, yanlışlayan doğru kabul edilir bu kez.

Biz ’78 kuşağıyız. Yanlış gördüğümüz her şeye itiraz etmek, verili olanı kabul etmemek, doğruya, daha güzele gitmek bizim genlerimizde var diyelim, madem o kadar dalgasını geçtik.

Oturduğum yerden başka birine sallamak da istemem ama şuna da değinelim, alkolizmi açıklamadaki evrimsel uyumsuzluk savı. Yok, öyle olmuyor. Alkolizm denen şey yalnız evrimle, biyolojiyle değil, sosyal, kültürel, ekonomik bir dolu faktörlerle de ilgili. Alkolizm evrimsel olumsuzluktur dedin mi ben işte gülerim vücudumun bir tarafıyla.”

Baktık bu pilav çok su kaldıracak, en iyisi biraraya gelip suyunu birlikte ayarlayalım dedik. Eh, böyle bir buluşma üçüncü nesil kahvecide olacak değil ya. 

Yeri kararlaştırırken bir iki ricası oldu ki yerine getirilmeyecek şeyler değil. Feneryolu’nda yaşıyor, trafik eziyeti çekmeyelim, yediklerimizden de mutlu olalım. Elimde buna uygun birkaç meyhane var. Gittiğimden değil, müdavimlerinin tavsiyesinden biliyorum. Bunlardan biri de Enişler Meyhane. Kartal Petroliş Mahallesi, Refah Sokak’ta. Marmaray’a yürüme mesafesi sayılır. 

Sevgili arkadaşım Günay (Çalışal), gittiğim bazı meyhanelerde eşlik etmişti sağolsun. Kendisi mesleğinin hakkını veren bir inşaat mühendisi. Onun önerisini almadan çivi çakmam. Bizim Haliç’in terasının tente sistemini iyileştirmemiz lazım. Projelendirdi, Kartal’da da bu işin iyileri varmış, erkenden metroyla gittik. Enişler, 40 dakikalık yürüme mesafesinde. İşimiz bitince düştük yola.

Yol bu, susatıyor insanı. Kapısına geldiğimizde randevuma neredeyse bir saat vardı. “Hadi gel, birer birayla soluklanalım, sonra gidersin” diye ayarttım Günay’ı. Günün ilk müşterileri bizdik. İçeride sadece bir kişi, bizi karşılayan garson vardı. İstediğimiz masayı seçebilirmişiz, giriş sağdaki ikinci masaya oturup fıçı bira ve kuru et söyledik. Daha biralar gelmeden birkaç masa daha sökün etti. Yok, ayağımızın uğurundan değil, öyle bir hikmetimiz yok. Her gelen müdavim. Neredeyse her gün buradalarmış zaten. Tesadüf onlardan az önce girmişiz içeri. 

‘Boyut atlatan’ giriş kapısı.

Sıcak bir ortamı var. Tasarım değil, yıllar şekillendirmiş. Bizim de oturduğumuz eklenti bölüm ahşap ağırlıklı. Tavan dahil. Sağlı sollu beşer sıra masa var. İlk iki sıra masadan sonrası tuğla kaplamalı esas salon. Salonun sonunda bar, barın arkası mutfak, erkekler tuvaleti, karşısında da asma kata çıkan merdivenler. Kadınlar tuvaleti bu katta. Erkekler tarafı temiz. 

Sağlı sollu beşer masa, bir de asma katı var mekânın.

Aydınlatma loşça. Bizim taraftaki lambri kaplı duvarlarda müşterilerin çerçeveli fotoğrafları asılı. Tuğlalı duvardaki tablo apliklerinin altında siyah-beyaz eski İstanbul fotoğrafları… Fonda Alevi türküleri var, Özlem Özdil ‘Oy Dağlar‘ı söylüyor. 

Bardan bakınca salon.

İş yoğunluğu artmadan garsonumuz Gazi beyle (Doğan, 55) sohbet ettik. Elazığ Karakoçanlı. 39 yıl önce çalışmak için gelmiş İstanbul’a. Mesleğe Tarabya Zarifler Restaurant’da bulaşıkçı olarak başlamış. 8,5 yıldır da Enişler’de. İsmet Eniş (59), 2011’de açmış burayı. Erzincanlıymış. O da meslekten. Rahatsızlığından dolayı pek gelemiyormuş, oğlu devralmış işleri; tanışacağız birazdan.

11:00 ile 24:00 arası servis var, hadi bilemedin 01:00’de kapanıyormuş. Pazar günleri kapalı, bir de ramazanın ilk haftası ve yılbaşında. 

Müşterilerin tamamına yakını müdavim, Gazi bey müşterilerini ‘seçkin‘ diye tanımlıyor.

Gıyabi arkadaşım da geldi. Tam saatinde. Yüz yüze ilk karşılaşmamız. Ama çok eskiden beri tanıyormuşum duygusu var bende. Zaten hiç öyle tanışma seremonisine girmedik, kaldığımız yerden devam ediyormuşçasına daldık muhabbete. 

Dedim ya kendisi benim için bir kahraman, ama gelirken pelerin takmamış. 

(Saat yönünde) Ercan Hoca Lübnan Saida’da, Gazze Han Yunus’ta, Ukrayna Pokrovsk’ta, yine Gazze Han Yunus’ta savaş karşıtı bir ‘eylemde.’ Bunlar sadece birkaçı…

Önce kendisini tanıştırayım: Ercan Türeci. 18 yaşında öğrenci olarak girdiği İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nden yarım asır sonra, geçen eylülde Anesteziyoloji ve Reanimasyon Anabilim Dalı profesörü olarak emekli oldu. Ama öyle sıradan bir emeklilik töreniyle değil. Reddettiği resmi emeklilik törenine karşı pankartlarla uğurlandı.

Yok, kahramanlığı bu kısımda değil, 2006’dan bu yana savaş, çatışma, doğal afet ve yoksulluğun hüküm sürdüğü Afganistan, Filipinler, Batı Şeria-Filistin, Gazze-Filistin,  Guatemala, Güney Sudan, Honduras, Nijerya, Nikaragua, Pakistan, Peru, Yemen, Fas, Ukrayna gibi ülkelerde sınır tanımadan, insanlığın derdine derman olmaya gönüllü olarak koştu. Bianet.org’daki yazılarına bir göz atın derim. 

‘Pelerinsiz kahraman’ Prof. Dr. Ercan Türeci (solda) sadece muhteşem bir bilim insanı değil, şahane bir meyhane arkadaşı.

Bu anlattıklarımın hiçbirini konuşmadık. Sıradan bir insanmış gibi kadeh tokuşturduk. Sen bilirsin karşındakinin kahraman olduğunu, ona sorsan “Kim yapmaz ki?” der. Ait olduğu ’78 Kuşağı’nın olağan sonucudur ona göre. Öylesine rakı masası muhabbetine girersin ama o artık sıradan bir rakı masası değildir. 

Mesude Demir, Diken’de Ercan hoca’ın emekliliğini bu fotoğrafla duyurmuştu.

Ercan Hoca anasonlu herhangi bir şey tüketmiyormuş, hoşlanmıyor, tercihi votka. O zaman Günay’la ben bir 50’lik rakı alalım… 

Meze dolabı

Meze dolabı başında tanıştım Haşim ustayla (Karakaş, 62). Erzincanlı. 1980’de Büyükada Milano Restaurant’da başlamış mesleğe, 2011’de emekli olmuş ama çalışmaya devam. Bir yıldır burada. 

Tavsiye ettikleri kadar varmış. Kimisi özgün 20’yi aşkın meze var. Hiç seçmeyeyim, önerdiklerini versinler. Ama bol çeşit olsun diye yarımşar porsiyon.

Yunan cacığı, köpoğlu, Girit ezme, meyve ezmesi, pırasa, meyve pilakisi (elma, ayva, nar, portakal), zahter salatası, Arnavut ciğer, beyin, atom… Atladıklarım olabilir.

Ne verdilerse zevkle yedik.

Hiçbiri vasat değil, usta dokunuşu var. 

Babası rahatsızlanınca Onur (Eniş, 32) devralmış işletmeyi. Tarih öğretmeniymiş, iş başa düşünce 2021’de meyhaneci olmuş.

“Aslında usta-çırak ilişkisiyle burada büyüdüm. Yabancı olduğum bir iş değil. Müşterilerimizin yüzde 90’ı çevreden, müdavim. Ben de en iyisini yapmaya çalışıyorum.”

İyi de yapıyor. Bana göre. Herkesle dozunda ilgili. Samimi ama ilgiye boğmadan.

Ercan hocadan da istedim mekânla ilgili yorumlarını:

“Kapısını çok sevdim mekânın. Hani film eleştirileri lafzıyla, gerçeküstü bir evrene, başka bir boyuta geçiş kapısı sanki!..” 

Çok da ‘kötü’ olmadı aslında, karşımda bulduğum: Klasik semt meyhanelerindeki gereksiz/teferruat aksesuarların pek olmadığı, ne karanlık ne çiğ aydınlık; dozunda bir aydınlatma, tuğla duvar görüntüsü, sıkış tıkış olmayan masalar ve dolayısıyla mecburen başkalarının muhabbetine kulak misafiri olmama hali…

Kadın müşteriler de olması güzel bir haldi. Ne hale getirildiğimiz anımsanınca. En çok sevdiğim hallerden birisi de mekânın yarıdan fazlasının dolu olmasına karşın çok muzdarip olduğum yüksek volüm konuşma/bağrışmaların olmaması ve bunun koşutu; bağırmadan, yorulmadan konuşabilme, sohbete edebilme hali idi ki çok nadir bir hal bizim memleket yeme-içme mekânlarında.”

Yaprak ciğer istedik, sonra da et kavurma. Memnunuz.

Yaprak ciğer iyi işlenmiş.
Et kavurma da lezzetli.

Muhabbet öyle akıcı ki. Ne ahkâm var ne didaktik sözler. Herkes kendisi. Sanki 40 yıllık dost meclisi. İnanmasam da kullanacağım, bir meyhane ‘mucizesi’ bu.

O parmak niye havada hatırlamıyorum ama muhabbet fevkalâdenin fevkindeydi.

Öyle dalmışız ki muhabbete, zaman akıp gitmiş. Marmaray’ın son trenine kalmayalım, Günay’la ben karşıya geçeceğiz. 

Hesap gelince itiraz için Onur beyin yanına gittim. 5 bin 850 lira olan hesabımızın üstü çizilip 5 bin 500 liraya indirilmiş. Baştan rica etmiştim. 

“Sizinle ilgili değil, bu bizim genel uygulamamız. Hesabı aşağı yuvarlıyoruz. Herkes için geçerli.” 

Ne diyebilirim? Ayrıcalık yoksa, sorun yok.

Mekânın Balkız’ı. Gitmek için bir neden daha.

Önce fiyat ayrıntılarını vereyim sonra Marmaray’a yetişemeyişimizi anlatayım.

Bira 170, 35’lik bin 200, mezeler 200’er, beyin, Arnavut ciğer 400, enginar 250, paçanga 200, yaprak ciğer 500, karides 500, köfte 550, antrikot, çöp şiş, kavurma, et sote 650 lira.

İşte (beni saymazsak) Enişler’in cana yakın ekibi. Soldan sağa, Onur Eniş, Haşim Karakaş, Gazi Doğan, ben.

Çıktık, muhabbet ede ede yürüdük. 23:30 gibi istasyondayız, ama seferler bitmiş. Meğer son tren Gebze’den 22:50’de kalkıyor, bu istasyondan 23:24’te geçiyormuş. Çok sayın ulaştırma bakanlığımız İstanbul’a böylesini uygun görmüş. 

Taksiden hazzetmediğimi daha önce söylemiş miydim? Duygudaşmışız. Kartal-Kadıköy minibüsleri yetişti imdada.