Ölen biziz ama kazanan siz olmayacaksınız
Ö

 

hurrem sonmez kelleHÜRREM SÖNMEZ

Son yazımda “Peki biz bu ülkede yaşayanlar ne zaman bu kadar kötü insanlar olduk?” diye sormuştum. Daha 10 gün bile olmamış ama sanki üzerinden aylar geçmiş gibi…

O gün, “Bütün bu gördüklerimizden sonra normal insanlar gibi hayata devam edebilmek mümkün değil” derken bilmiyordum elbette, birilerinin “Bu gördükleriniz yetmez, daha görecekleriniz var” diyeceğini, barış talebiyle yola çıkan insanların paramparça edileceğini.

“Biz ne zaman bu kadar kötü olduk” aslında cevabını gayet iyi bildiğimiz bir soruydu. Dilediğimiz kadar geriye tarayabilirdik toplumsal hafızamızı. Kötüler hep vardı. 1915’te de vardılar, 1938’de Dersim’de, 6-7 Eylül’de, Maraş’ta, Çorum’da, 12 Eylül’de, Sivas’ta, Roboski’de, Gezi’de, Suruç’ta Diyarbakır’da…

Bakın saymakla bitmiyor ama memleket öğretmekten vazgeçmiyor; öle öldüre, yaka yıka, kafamıza vura vura öğretiyor; ‘Tanı’ diyor ‘Tanı bu cennet vatanı (!)’ Tanık olmamış kuşak bırakmayacak kadar katliam, her kuşağa intikal edecek kadar ‘katilleri himaye etme geleneği‘ biriktirdik.

Ama asla durup düşünmediler

“Devlet soykırım filan yapmadı, Ermeniler ayaklanıp katliama giriştikleri için, suçluları sürgün etmek zorunda kaldı” diyenlerdi onlar, “Dersim’de çeteler oluşmuştu, devlet isyanı bastırmak için mecburen zor kullandı” diyenlerdi.

6-7 Eylül’de “Atamızın evini bombalamışlar” deyip, kapı komşusunun dükkanını yağmalayanlardı. Sivas’ta “Yak ulan yak” diye tezahürat edenlerdi.

“Ölenler kaçakçıymış, katırlara yazık oldu” diye sızlananlardı. “Ne işleri varmış Suruç’ta, terörist olmasalar giderler miydi?” diye soranlardı. “Kendileri bomba koymuştur” diyenlerdi. “Ankara’da ölenlerin şu kadarı örgüt üyesiymiş ama yazık tabii arada masum vatandaşlar da ölmüş” diye hesap yapanlardı.

Bir an durup düşünseler belki insan olmaya bir adım yaklaşırlardı ama asla durup düşünmediler, vatan borcu beklemezdi zira.

Mağdurların kimliği bazen Kürt, bazen Alevi bazen sosyalist oldu, ama failler ve saz arkadaşlarının dili hiç değişmedi. “Bu menfur saldırı hepimize yapılmıştır, provokasyonlara kapılmayalım” dediler ve eklediler: “Karanlık güçlerin işi.”

Hakikat hep buydu oysa

Bunca kanlı bir maziye rağmen hayata devam edebilmek için  ya olan biteni mazur gösterecek azılı bir düşmana ya da ‘karanlık güçler, dış mihraklar’ gibi soyut ve müphem bir faile ihtiyaç duyuldu daima. Böylelikle ölenlerin hain, öldürenlerin ise kimliği belirsiz varlıklar olduğuna inanarak ‘normal hayatlarına’ devam etti milyonlar.

Ama artık durum değişti, söylemler pek değişmemiş görünse de kötülüğün ve ayrışmanın son derece berraklaştığı günlerden geçiyoruz. Bir belediye başkanı çıktı ve dedi ki, “Ne yas tutarım ne de saygı duruşunda bulunurum.” Milli maçta, Ankara’da ölenler için saygı duruşu denildiğinde ıslıklar, tekbir sesleri ve sloganlar yükseldi: “Şehitler ölmez vatan bölünmez.”

Hakikat hep buydu oysa… Her zaman bu kadar gözle görülür elle tutulur olmasa da, araya ‘usulen’ kınamalar karışsa da, binlerce insanın evladı ölen bir anneyi meydanlarda yuhalaması, onlarca polisin insanlar paramparça olmuş yerde yatarken kılını dahi kıpırdatmaması, bilakis sağ kalanlara gazla, copla saldırmasıydı hakikat.

Unutalım kişisel tarihimiz boyunca ezber ettiğimiz bütün resmi ve gayrıresmi açıklamaları. “Birlik ve beraberliğimizi bozmaya yönelik bu alçakça saldırı” diyenleri, şiddetle kınayanları, “Hedef Türkiye’dir” diyenleri. Teessür içinde olanları…

Üzülmediler, üzülmeyecekler ve görünen o ki bundan gayrı üzülmüş gibi de yapmayacaklar. “100 kişi yetmez hainlerin hepsi ölseymiş keşke” demeye devam edecekler, “Oluk oluk kan akacak” diyenleri coşkuyle bağırlarına basacaklar…

Çünkü onlar insanlıktan gönüllü çıktılar. Çünkü hiçbir hesabın sorulmadığı, aksine mükafatlandırıldığı bu diyarda katiller ve muhipleri her defasında bir öncekinden daha ‘yürekli’ oldular.

Ölen onlarca insan kabusları olmayacak mı?

Şimdi “İhmal yok” diyor devlet yetkilileri. Oysa Reyhanlı’nın, Diyarbakır’ın ardındakiler bulunsaydı, Suruç yaşanmaz, Suruç araştırılsaydı Ankara’da insanlar ölmezdi. Peki görevini yapmayan savcılar, yargıçlar şimdi huzurla uyuyabiliyorlar mı? Ölen onlarca insan kabusları olmayacak mı?

“Fırat kıyısında bir kuzu kaybolsa bundan ben mesulûm, hesabı benden sorulur” diye diye gelenler, “İstifa konusu gündemde mi” diye soranlara dünyanın en abes sorusuymuş gibi müstehzi bir ifadeyle bakıyorlar, “Her olayda istifa mekanizmasını çalıştırmak doğru değil”  diye yanıt veriyorlar…

Çünkü biliyorlar ki hesap sorulmaz, istifa etmek de devlet geleneğimizde yoktur. Biliyorlar ki sınırsız sorumsuzdurlar ve sonsuza kadar himaye edilirler.

Emniyet mensuplarını bir kenara bıraktım, peki ya apar topar yayın yasağı kararı veren, gizlilik kararı veren ama şüphelilerin tespiti için kılını kıpırdatmayan hakimler savcılar? Peki ya ‘gözümüzün içine baka baka sırıtan adalet’?

Veysel’in o güzel bakışlarını çaldınız

İşkenceci paramiliterleri anlatan bir belgeselde işkencecilerden bir tanesi ömrünün sonuna doğru halüsinasyonlar görmeye başlıyordu ve şöyle diyordu: “Öldürdükten sonra kapatmadığım o gözler tarafından sürekli takip ediliyorum.”

Ankara’daki patlamada ölen dokuz yaşındaki Veysel’i haberlerde gördüğümden bu yana kocaman yeşil gözlerini açarak bakması geliyor aklıma. “Ben büyüyünce avukat olmak istiyorum” diyor videoda. Dokuz yıllık kısacık ömründe kimbilir neyi adaletsiz buldun da avukat olmaya karar verdin, kimbilir neyin hayalini kurdun… Büyüseydin, avukat olsaydın, “Bu ne aşağılık ve adaletsiz bir dünya imiş insan hukukçu olduğuna utanıyormuş” derdin belki bizim gibi ama keşke büyüseydin sen yine de…

Biz bu ülkede yaşayan koca koca insanlar seni yaşatamadık, hukuk bilgimiz, hayat bilgimiz, ne seni, ne de diğer tüm o insanları yaşatmaya yetti… Neye yaradı cübbelerimiz bilmiyorum…

Senin kocaman gözlerin, dahli olan herkesin kâbusu olsun, gözümüzün içine baka baka yalan söyleyenlerin, katil aklayanların, hakimlerin, savcıların…

Veysel’in o güzel bakışlarını çaldınız, binlerce insanın gülüşünü, umudunu, hayatını… Biz ölüyoruz belki ama kazanan da siz olmayacaksınız.

“Son kötü günleri yaşıyoruz belki

İlk güzel günleri de yaşarız belki

(..)

Biz kırıldık daha da kırılırız

Kimse dokunamaz bizim suçsuzluğumuza” (Cemal Süreya)