Okumaya değer üç kitap eleştirisi

Diken bu hafta okumaya değer üç kitap eleştirisini derledi.

Fotoğraf: AA

Bu hafta seçtiğimiz kitap eleştirileri ve özetleri şöyle:

  • Aynur Kulak’ın ‘Gömülü Rüyalar Ülkesi’ adlı Kasım Hasan Ünal romanı eleştirisi (Nemesis Kitap).
  • A. Ömer Türkeş’in ‘Yok Oluşum’ adlı Fuminori Nakamura romanı eleştirisi (Çeviren: Cenk Pamay, Doğan Kitap).
  • Nihat Dağlı’nın ‘17 Haziran’ adlı Alex Schulman romanı eleştirisi (Çeviren: Yonca Mete Soy, Timaş Yayınları).


İkinci paragrafın başlangıç cümlesi anlatılacak hikâyede seçilen rotanın mecburiyetiyle yüzleştiriyor bizi: “Bu yazılar sana ulaştıktan sonra herkese başka bir hikâye anlatacağını bile bile yine de anlatmaya mecburum.”  

Böylece hem kendiyle hem de okurla artık dolaylı değil, doğrudan hikâyesini anlatarak iletişime geçmek isteyen Gömülü Rüyalar Ülkesi’ndeki dünyanın içine doğru çekilmeye başlıyoruz. 

Efraim kardeşi Yakup’un ölümü sonrası –yani 12 yaşından itibaren- uykusuzluk probleminden mustarip. Efraim’in yaşadığı bu sorun hikâyenin en önemli nirengi noktası. Çünkü bu noktada temalar adına sadece katmanlar oluşmuyor, bir gerilim de oluşuyor ister istemez? 

Yaşananların hangisi gerçekti, hangisi rüya, hatta halüsinasyonlar mı mevzu bahis, tam olarak ne olup bittiği konusunda muğlak bir alanın içine çekiliyoruz Efraim’le beraber. Uykusuzluk rüya ve gerçeklik alanında kocaman bir bataklık gibi. 

Bu noktada Kimyacı karakterini konuşmak gerekiyor; herkesin kaçtığı ama eninde sonunda ucundan kıyısından bu karaktere bulaşıldığı için. 

Mesela mahallede mübarek kabul edilen Kıtmir isimli köpeğin öldürülmesinin toplumsal travma ve kolektif bellekle olan alakası Efraim’in kardeşinin ölmesi ve babasıyla olan çatışmaları kadar önemli. 

Tüm bu ve benzeri olaylar sonrası Kimyacı, uyuyarak başka bir hakikate geçilebileceğini vaat eden bir hakikat sunuyor mahalledeki herkese. 

Kimyacı’ya göre mahalledeki herkes rüyalarda birleşirse cennetin kapıları açılacak. Böyle bir şey mümkün mü?  Belki bireyselde mümkün değil, fakat bir mahallenin içinde sıkışıp kalındığında kolektif bellek mümkün olduğuna inandırıyor bizleri ve girdap gittikçe derinleşiyor.

Okurundan dikkat ve sabır talep eden Gömülü Rüyalar Ülkesi karşılığında edebi anatomisi güçlü, katmanlı ve uzun süre etkisini sürdüren bir okuma deneyimi sunuyor.

Aynur Kulak’ın Litera’daki yazısı


 

‘Yok Oluşum’ küçük bir dağ evininin daracık odasında başlıyor. 30’lu yaşlarının sonundaki anlatıcı bir başkasına -Ryodai Kozuka adında birine- ait olan kimlik bilgilerini ele geçirmiş, başka bir hayata başlamak üzere. Ancak masanın üzerindeki ‘asırlardır burada okunmayı bekliyormuşçasına ilk sayfası açık bırakılmış bir el yazısı metin’ ilgisini çekiyor:

“Sayfalardaki metne baktım. Kâğıtlar eskiydi, sadece bir klipsle tutturulmuşlardı. Bu müsvedde Ryodai Kozuka tarafından yazılmış olmalıydı. Yerine geçmek üzere olduğum adama ait bir anlatı, hatta bir yaşam öyküsü.”

Okumaya başladığında, bir uyarıyla karşılaşacaktır: “Bu sayfayı çevirirsen belki de tüm hayatından vazgeçmiş olacaksın.”

Hızlı akışlı öyküleri, psikolojik gerilim ile edebi kurguyu hipnotik bir şekilde harmanlayışı ve varoluşsal meseleleri ele almasıyla Fuminori Nakamura, Japon edebiyatının ‘mucize çocuğu’ olarak anılıyor. Hızla ün kazanan pek çok yeni yazar gibi kendisi ve eserlerini bir kalıba sokmak oldukça zor.

“Yazdıklarımı nasıl tanımlayacak olursam, romanlarım insan kalbinin derinliklerini, özellikle de karanlık tarafını ele alıyor” demiş bir söyleşisinde.

‘Yok Oluşum’ takip edilmesi zor, karanlık, takıntılı, içindeki hiçbir şeye ve hiç kimseye güvenilemez bir roman. Sayfalar ilerledikçe farklı katmanlara açılıyor ve sıradan bir cinayet gizemi gibi başlayan hikaye, önce tutkulu bir aşka açılıyor, sonra beyin yıkama ve hafıza silme motifleri içeren bir intikam öyküsüne dönüşüyor.

Güvenilmez anlatıcıların ağzından aktarılan ‘Yok Oluşum’da hiçbir şey göründüğü gibi değil. Tam da Nakamura’nın istediği bir belirsizlik hali; okuyucuyu gerçek kahramanın kimliği, daha doğrusu kimin kim olduğu hakkında düşünmeye zorluyor.

Anlatan kişi anlatıcı mı, yoksa kimliğine bürünmek istediği Kozuka mı? Anlatıcı Kozuka’nın kimliğini mi çalıyor, yoksa o ve Kozuka aynı kişi mi?

A. Ömer Türkeş’in Sanatatak‘taki yazısı


Kitabı okurken sanki okunuyorum; kitap beni görüp eşelemeye bakıyor. Alex Schulman’ın, kırk beş yaşındaki Vidar’ın çocukluğundaki bir güne dönmesinin hikâyesini anlattığı ’17 Haziran’ romanında da böyle oldu. Çocukluğumdaki anların peşine düşerek bunların etrafında metinler yazdığım demleri hatırlattı. 

Romandan yediğim rüzgârla sordum: Hangi saikle dönüp çocukluğuma bakma ihtiyacını hissetmiştim? Bu anların peşine düşerken neyi umuyor, bekliyordum? Çocukluğum neyim oluyordu? 

Geçmişini bulduran anahtar, kırk beş yaşındaki Vidar’ın hayatta tökezlediği bir vakitte karşısına çıkar. Babası ölmüş, hafızasını yitiren annesi huzurevinde, ablası Tora ise uzaklardadır. Aidiyetlerin tümünden kopmuş, müphemlik içinde savruluyor.

“Ne oluyor bana, neden böyleyim?” sorusuyla baş başadır. Babasının el yazısıyla not edilmiş çocukluğunun yazlık evinin telefon numarasını bulunca merakla, belki de çocukluğuna köklenmiş eksiklik duygusuyla numarayı çevirir. Ve olan olur; karşı tarafta, “Alo!” diye cevap veren babasını bulur. Buna inanamaz ilkin, bir sanrı olduğunu düşünür. Zaman geçince tekrar arar, aynı sesle kalır. 

1986 yılının 17 Haziran gününe ait havayı hisseder, sesleri duyar. Artık inanır, belki de inanmak ister. Böyle kıstırılmış ve yaralanmışken çocukluğunun yaz gününden rüzgâr almayı umar. Neden olmasın? O güne dönerek, sekiz yaşındaki haline bakıp şimdiki halinin başlangıç noktasını ve sebebini öğrenemez mi?

Bu aramalar çocukluğunu hareketlendirir, gölün aynasını kırar. Şöyle der: 

“Uzun zaman önce annemle babamın ağzından çıkmış birkaç söz, on yıllar boyunca yol alırken güç kazanmış, bana ulaşınca dev bir dalgaya dönüşmüştü. Dikkat etmezsem bu sözlerin beni ezip geçebileceğini fark ettim.” 

Nihat Dağlı’nın Oggito’daki yazısı