Ödül, yangın ve albatros
Ö

C. Hakkı Zariç
C. Hakkı Zariç
Şair, yazar ve editör. 1999’dan bu yana yazıları ve kitapları yayımlanmaktadır. Türkiye Yazarlar Sendikası ve Türkiye PEN Yazarlar Derneği üyesidir. Manos Kitap ve Yeni e dergisinde editörlük çalışmalarını sürdürmektedir.

Bir ağıt yazılsa sonundan hani, muhacir bir keder gibi salınır gönderinde o bayrak. Gidecek yerin olmadığı için, sabaha sığınırsın ama bunu anlatacak kimsen de yoktur zaten.

Yellow safety helmet lies on the sidewalk in the foreground as police officers in riot gear stand behind in the background.
Fotoğraf: İbrahim Türk/ muzırorg

Kalabalıksın. Karşılaşmalar ve sevinçler yol açar sana. Kendinden olanı kendin gibi sayarsın. Kendinden çıktığın yol yine sana varır ve orada tanıdık bir ayna çatlağıyla karşılasırsın her defasında.

Kurtuluş Parkı’nda oturma eylemi ve açlık grevi yapan madencilerle ilgili iki satır kurmak istersin ama her şey gene gelip boğazına tıkılır. Ekranlar ve sevimli yüzler, destek mesajları ve görüntünün sahteliği çarpar gözüne.

Genç bir şair söz alır, işinden ayrılmıştır, şiir yazacaktır. Gece gündüz şiir yazacaklardır sevgilisiyle, dünyayı değiştireceklerine inanmaktadırlar.

İktidarların ve iktidara yataklık edenlerin, belediye bandosunda mızıka çalanların ve bir sonraki dönem için sıra bekleyenlerin yeri sağlamlaştıkça, o genç şairin sözcükleri eskiyecek boşlukta. Bunu bilmenin ve içine atmanın acısıyla susacaksın her defasında.

Polis copuna, biber gazına maruz bırakılan madencilere dair iki cümle kurmak niyetindesin ama bu yıl da 1 Mayıs için Kadıköy Meydanı’nı işaret etmiştir DİSK. Hem de o kadar girişimde bulunmuş ve vah vah çaresiz kalıp hukuki yolları tükettikten sonra Kadıköy için toplanma çağrısı yapmışlardır. Yav he he..

Yaşadığın ilçenin belediye başkanı gözaltına  alınır. Verdiğin oy için tekrar bir seçim yapar encümen. Artık kim kimi seçecekse, senin seçmediğin kim varsa senin adına söz almak için sana hukuktan bahseder.

Yaz geliyor. Orman yangınları demek bu. Yangın uçağı var mı, yok mu? Bunu soramazsın, sorman halinde başına geleceklerden kimse sorumlu değil.

Şairsin. Eşitlikten yanasın. Yıkmak ya da değiştirmek istediğinle aynı olamazsın. Kendi iktidarının peşinde sürüklenemezsin. Özgürlüğü ve eşitliği zorlarsın. Ödüller girer işin içine. Birileri başına buyruk üstünlükle körleşir. Hiç okumadığı dosya ya da kitap hakkında yargıda bulunur biri, biri o yargıdan nemalanır ve bunun adı nerden baksan üstünlük olur.

Eşitlik bozulur burada. Şiirin sokaklarında dolaşan iktidarlar yaz yangını gibi etrafa mutsuzluk saçar. Kim kaçar bundan, kim kül olur, kim yeniden doğmak için çabalar müphem.

Sanki o ödülü aldığında şiiri kabul görecek ve şiir niyetine okunacak gibi davranır herkes. O ödülü verdiğinde adı çoğalacak sanki jürinin. Şiirin reklamı, pazarlaması ve yapaylığı girer işin içine.

Yangınlardan gelip depremlere gidenlerin adı içimizi yakar bu yüzden.

Sen kalkıp evine ekmek götüremediği için çocuğundan utanan madencinin acısını yazmak istersin ama bir muhteremin kalkıp Gülistan Doku için “Her aşk intiharını Meclis’te araştıracak mıyız?” dediğini okursun haberlerde.

Ağır kanatlarıyla albatros

White albatross in flight with wings fully extended over the blue ocean on a clear day.
Fotoğraf: Wikipedia

Belki de yeryüzünün en serseri, en kötücül, en onulmaz şairidir Charles Baudelaire. Şairi albatros kuşlarına benzetir. Karanlıklar Prensi’ni yayına hazırlayan Erdoğan Alkan’dır. 1995 Mart’ında Evrensel Kültür Kitaplığı’ndan okumuştum, hey gidi…

Sık sık, eğlenmek için, acımasız tayfalar
Yakalar kanadından bu deniz kuşlarını,
Ürkütücü sularda gemileri izleyen
Yolcuların yıllardır dost arkadaşlarını.

Bir uyumsuz rastlaşmayla genç şaire işi gücü bırakmamasını tavsiye edersin. Zaten bir yerden sonra didaktik olmak, didaktik cümleler kurmak, filmlerde uzaklara bakıp iç geçiren balıkçılar gibi konuşmak kalmıştır sana. Seçilenin okunduğunu anlatmaya çalışırsın. Seçenin aklında adalet ve eşitlik duygusunu getirmediğini, seçiciler loncasının kendinden sonra gelecekler için alan açtığını söylemek istersin ama nafile, bu da dile gelmez.

Ozan, ey bulutlardan toprağa sürgün ece,
Oklara göğüs geren, dostu fırtınaların,
Yuhlarlar yeryüzünde, seni de gündüz gece
Uçmana engel olur, ağır dev kanatların.

Ömre zarar olan

Sonra yine şiire dönersin. O yapısal dönüşüm, sermayenin uzantısı o sınıfsal egemenlik, o tecim, alış verişin kafa kol ilişkisine döndüğü sarmal. Anlarsın ki bir kambur gibi zamanı sırtlamaktadır sözcükler ve anlarsın ki gittikçe endişe veren kıskaç gelir ve bir Ayşegül Tözeren sorusuyla güne mim koyar: Julio Cortazar hiç ödül almış mıydı?

24 Nisan’ı 25 Nisan’a bağlayan gece Mıgırdiç Margosyan’ı, Garbis Cancikyan’ı ve Haygazun Kalustyan’ı anımsar ve şiir okursun. Balkıs başucundadır daima. Tomo abiyi özlersin, açıp yazışmaları okursun tekrar. Diyarbakır’da ya da başka bir fuarda yan yana gelmenin, birbirine misafir olmanın, kitap alıp vermenin kıymetini anımsarsın.

Devlet dersinde öldürülmüş çocuklar için söz  almak istersin ama çocuktan katil yaratma geleneğinin sürdüğüne tanıksın işte.

Direnişteki işçilerin yere vurduğu baretlerinden çıkan sese neden hiçbir  müzisyenin katılmadığını merak edersin. Sosyal medya hesaplarından, fiyakalı kitaplıklarının önünden destek mesaji veren kalem erbaplarının neden direniş alanında olmadığını sorarsın ve bunu kimsenin beğenmesini istemezsin.

Şiiri ararsın bir yerde. Yangından ve külden geriye kalan yerde şiiri ararsın ve yanlış yerdesin. Önce şairi araman lazım. Ne yazık o da yok piyasada. Şairin ödülü şiiridir efendim. O şiir de meydanda, sokakta, bir destanın çocukluğunda yaşar. Vesselam. İşçiler direnmeye devam eder, hayatın şiiri zaten orada yazılmaktadır.

Ne demişti Ahmet Erhan:

Şair olmak zarar ömre.