Sarı Zarflar: İşte bunlar hep bekâ meselesi!
S

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

Geçtiğimiz hafta nihayet ‘Sarı Zarflar’ı seyredebildim. Beğenenlerin, beğenmeyenlerin ve az beğenenlerin olduğunu duydum ve şu ana dek ancak birkaç yazı okudum. Bana kalırsa, güçlü oyunculuklarla derdini anlatabilen iyi bir film. Eleştirilecek şeyler var kuşkusuz, ancak salondan çıkarken, “O kadar kusur kadı kızında da olur” diye düşündüm. Kusurların ya da eksikliklerin, hiç olmazsa bir kısmının, siyasal koşullarla ilgili olduğu kanısındayım. Ayrıca, bir belgeselden değil, kurgudan, sinemadan söz ediyoruz. Sevgili Ece Deniz, Diken’de yayımlanan yazısını şöyle bitirmişti: “Gerçek, kurgudan ağır. Tutup onu kaldırmak, göstermek bir mesele. Gösterilen kadarı elbet bir gün gösterilmeyenlerin de sırtlanmasına vesile olur.”

‘Sarı Zarflar’. Fotoğraflar: IMDb

Sarı Zarflar, Cumhuriyet’in en kapsamlı ve diğerleriyle karşılaştırılmayacak ölçüde şiddetli uygulamalara-hukuk dışılıklara tanık olunan ‘kamu görevlisi’ tasfiyesinin hikâyesi. Kamu görevlisi ifadesini tercih etmemin nedeni, filmin, odağında her ne kadar Barış Akademisyenleri olsa da, adını tam olarak koymadan ‘KHK rejimini’ anlattığını düşünmem. KHK’lar ve KHK’lıların küçük-özel bir kesimini oluşturan Barış Akademisyenleri (bir başka tabirle, ‘imzacılar’) konusunu hâlâ duymayan varsa, onlar için, hem süreci hem de filmle ilgili eleştirisini yazan KHK’lı hocamız Faruk Alpkaya’nın ‘Datça Dayanışma’ internet sitesindeki yazısını buraya bırakıyorum.

Her hikâye gibi, herkesi değil, birilerini anlatıyor Sarı Zarflar. Kafamıza vurmadan, dikte etmeden, insan evladının huyunu suyunu ve zaaflarını göz önünde bulundurarak yapıyor bunu. Sarı zarf, 12 Eylül faşizminde 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanunu ‘uyarınca’ kamu görevinden çıkarılanlara gönderilen zarfı-kâğıdı anlatır. 2016-17’de yaşanan ihraçlarda ise zarf göndermediler, ismimizi ve kimlik numaramızı Resmî Gazete’de yayımladılar. Demokrasinin ve teknolojinin ‘ileri’ oluşu, hiç olmazsa kâğıt israfını önledi.

Evet, her imzacıyı ya da KHK’lıyı değil, içlerinden birilerini anlatıyor film; Derya ve Aziz’i, onların siyasi tutumunu, kamusal rollerini, özel yaşam ve ailevi ilişkilerini, nasıl dönüştüklerini, tepkilerini, kaygılarını. Film, o birilerini anlatırken, başkaca yargılananları, cezaevindekileri, ülkedeki şu ya da bu gelişme nedeniyle yaşamı altüst olan diğerlerini de düşündürüyor seyircisine. Zehra Çelenk, Diken’deki yazısında bu durumu tespit etmiş: “…Filmin bazı kritik sahnelerinin, Almanya’nın kendi tarihsel kırılmalarını taşıyan mekânlarda çekilmiş olması. Özellikle mahkeme sahnelerinde, 1933 tarihini taşıyan ve Almanya’nın karanlık geçmişine doğrudan referans veren binaların kullanılması, hikâyeyi yalnızca Türkiye’ye ait bir politik anlatı olmaktan çıkarıp çok daha geniş bir tarihsel sürekliliğin parçası hâline getiriyordu. (Barbaros) Altuğ’un şu cümlesi aklımda yer etti: Geçmişte yaşananlar bugüne, ama bugün Türkiye’de yaşananlar da geleceğe ve Almanya’ya hiç uzak değil.

Berlin ve Hamburg’un Ankara ve İstanbul’u oynaması ilginç bir tercih. Olabiliyormuş demek ki… Çok sevdiğim tiyatro oyuncusu rahmetli Cüneyt Türel’in bir söyleşisinde, tiyatronun avantajını ve sembollerin işlevini-gücünü anlatırken verdiği örneği hatırladım. Mealen, “Sahneye mavi bir mendil koyar ve ona ‘deniz’ derseniz, orası deniz olur” demişti. Yönetmen ve senarist İlker Çatak bunu denemiş ve başarmış.  

Başta Özgü Namal ve Tansu Biçer olmak üzere oyuncuların birbirinden parlak olduğunu yinelemek isterim. Eşlerin yaşadığı sarsıntı, onca gürültü patırtı arasında işini kaybedenlerin son derece insani gereksinmeleri (geçim derdi) dert edinmeye başlaması, ihraçların yalnızca atılanlara değil çevrelerine de verdiği büyük zarar, insan ilişkilerinin sürekli sınanması, sınamanın bazen hayal kırıklığına neden oluşu, yeni bir hayat kurma çabası, hiçbir ‘yeninin’ boş bir kâğıt üzerine kurulamayacağı gerçeğiyle yüzleşmek…

Filmin, çok katmanlı ve karmaşık ilişkileri genellikle başarıyla çözümlediğini düşündüm. Karakterlerin biri diğerini eleştirdiğinde kolaylıkla taraf olamıyorsunuz; bu durumun hoş bir sonucu, seyredene taraf olmanın gerekliliğini sorgulatması. Derya, evin geçimini ve çocuğun eğitimini sağlama almaya çalışırken haksız mı? Aziz’in sarsılmaz prensiplerine ne demeli? Aziz’in yüzleşmek zorunda kaldığı gerçekler? Doğrusu, ne Derya’nın zayıfı temsil ettiğini düşündüm, ne de Aziz’in solcu ve kararlı erkek tafrasının parlatıldığını. “Hayat işte” dedim. Ya da, insanlık halleri. Zor zamanlar herkesin birbirini daha iyi tanımasına, görmediğini görmesine, içine attığını söylemesine vesile oluyor. Abinin, eşlerin, evin kızının, annenin, arkadaşların, Rojda’nın, meslektaşların yaptığı gibi…  

KHK rejiminin en katlanılmaz yanlarından olan ‘belirsizlik’ işkencesi filmin her ânına sinmiş. On yıl oldu, hâlâ süren bir durum bu. Bitip tükenmez bir ‘süreçler’ silsilesi! Atılma süreci, komisyon süreci, idari yargı süreci, istinaf süreci, Danıştay süreci… Hiç kimseye, bir an olsun huzur ve hukuk güvencesi vermemek üzere kurgulanmış bir ‘bekâ’ öyküsü. Filmde, örneğine sıkça rastlanan rektör hanım da devlet ve milletin bekâsına vurgu yapmıyor mu? Sarı Zarflar, belirsizlik işkencesini ve yarattığı tahribatı iyi resmetmiş.

Eğer yalnızca Barış Akademisyenleri’nden söz ediyorsak, evet, diğer KHK’liler kadar yalnız bırakılmadığımız doğru. Özellikle, sendikamız Eğitim-Sen’in yoldaşlığı takdir ve teşekkürü fazlasıyla hak ediyor. Buna mukabil, yalnızlık durumu ve hissi, yalnızca dayanışma ile ilgili bir konu değil. İlk zamanlarda kurulan sokak-park (dayanışma) akademileri çok önemliydi kuşkusuz ve başkaca etkinlikler de yapıldı. Güzel, ancak on yıl oldu, on yıl. Büyük ölçüde unutulmaya yüz tutmuş, ülke akademisinin ilk günden itibaren umursamadığı bir hak kaybı bu. Hatta, yurttaşlık kaybı. Ortak an ve anıları bir yana bırakırsak, herkes biraz da kendi macerasını yaşadı ve yaşamakta. Derya ve Aziz, yalnız değiller ama yalnızlar, her KHK’li gibi.

Örneğin, birkaç KHK’lı akademisyenle film üzerine Medyascope’ta yapılan söyleşide , adının verilmesini istemeyen bir meslektaşımızın söylediklerine bakalım: “O dönem İstanbul’a yakın bir ilde akademisyen olarak görev yapan S.A., imza sonrası yerel gazetelerde ‘terörist’ olarak manşetlere taşındı. Suç örgütü lideri Sedat Peker, akademisyenler için ‘Oluk oluk kan akıtacağız ve akan kanlarınızla duş alacağız’ deyince endişesi katlandı. Kendi erkek kardeşinin fiziksel şiddetine dahi maruz kaldı: ‘Apartmana polisler gelmiş. Babama kızın terörist gibi şeyler söylenmiş. Uzun bir süre parasız kaldım. Kardeşlerime gidip yazlığı satalım ve bölüşelim, ben geçinemiyorum dedim. Kötü bir tepkiyle karşılaştım. 10 yıl geçti, sürekli yeni işler öğrenmem gerekiyor. Şu anda hiç bilmediğim bir iş kolunda, sigortasız olarak, yarı zamanlı çalışıyorum. İşveren KHK sürecini biliyorsa, sanki sana lütfediyormuş gibi davranabiliyor. İşsiz kaldığımda hem kredi hem de ev kirası ödüyordum. Binbir takla atmak zorunda kaldım. Çocuğun okulu birkaç kez değişti. Buralar Sarı Zarflar filmine benziyordu gerçekten.’

Yazı, dokuz yıl öncesinden bir anı ile bitsin. İleri demokratlar tarafından Şubat 2017’de atılanlardanım. Ankara Üniversitesi’nden 100’ün üzerinde öğretim elemanı, soyadıyla şöhrete kavuşan rektörün idaresinde ihraç edildi. KHK rejimi ibişçil bir hevesle fırsata dönüştürüldü ve işbirlikçilerin hazırladığı listelerle ‘temizlik’ yapıldı. Biz atıldıktan bir hafta sonra, başka bir üniversite çalışan meslektaşım yurt dışına giderken, uçakta yanına oturan bir çiftle sohbete başlamış. Meğer çiftimiz bizim üniversitede çalışan iki profesör doktormuş ve kayak tatiline çıkmışlar. Arkadaşım, profesör doktorlara, üniversitelerinde gerçekleşen KHK rezaletinden söz edince, profesör doktorlardan biri, “Ya, evet, öyle bir şeyler oldu galiba” deyivermiş.

Sarı Zarflar, memleket akademisinin ortalamasını temsil eden bu nevi profesör doktorları da muhtelif sahnelere başarıyla serpiştirmiş.

Bu devirde bu konuyu akıl eden, cesaret gösteren ve başarılı bir ‘ilk’ olan filmde emeği geçen herkesi kutlar, teşekkür ederim.