Farklı olan kazansın
F

Bir fotoğraf gördüm. Aslında iki fotoğraf…

Benzer fotoğraflar ama her nasılsa üstteki rengarenk, alttaki grinin tonları.

Üstteki 1980’lerden bir otopark, turuncu, sarı, kırmızı, yeşil, mavi, rengarenk otomobillerle dolu.

Diğeri ise 2025’ten bir otopark, renkli ama siyah beyaz duruyor desem yalan olmaz.

Split image showing a 1980 street scene with many colorful vintage cars above, and a 2025 parking lot with modern white/gray cars below.

Birinde otomobillerin hepsinin rengi, çizgisi, silueti, duruşu ve modeli farklı ama daha amblemini görmeden markası anlaşılıyor.

Diğerinde tümü aynı tasarımcının elinden çıkmış, birbirinden farklı tezgah altı buzdolaplarına benziyor.

Sadece otomobiller mi böyle günümüzde?

Sokaktaki tüm otomobillerin Tefal ütüye benzediğini yıllar önce yazmıştım. O zaman espriydi ama şimdi gazı kaçtı.

1970’lerde Dodge 30 farklı renk sunuyormuş müşterilerine, Claude’a sordum, bugün dünyadaki yeni arabaların yüzde 80’inden fazlası siyah, gri, gümüş ya da beyazmış fabrika çıkışı.

Alan garip anladık da, satan da garip oldu son yıllarda.

Renk seçmek istersen birkaç yüz dolar ekstra anlamına geliyor artık, bilemiyorum. Seçtiğin renk de renk değil zaten, grinin ‘o’ rengi.

Teknelerin durumu daha mı iyi sanki? Tüm tekneler gerçekten Tefal ütüye benziyor.

Eskiden Boğaz’da Küçüksu’da park etmiş, Poyrazköy’de demirli, Kanlıca’da tonozda, Moda’da rıhtıma yanaşmış ve adalar arasında gezen, Chris-Craftlar, Trawlerlar, Slooplar, Guletler, Tırhandiller, Tacarlar, Hami Kaynaklar ve sandallar vardı. Hepsi rengarenk, hepsi birbirinden farklı ve hepsi tablo gibi seyretmek için bile saatler harcanası bir keyifti herkes için.

Kuğu gibi vapurlarımız vardı hatırlayın.

Şimdi etraftaki her tekne bir diğerine benzer, her tekne fiber, her tekne beyaz oldu ve her tekne bir buharlı ütüyü ya da bir ütü masasının tepsisini andırıyor ne yazık ki. Rezil tur teknelerini, demir yığını deniz otobüslerini ve o ‘tasarım harikası’ deniz taksilerimizi saymayayım daha iyi.

Ama -yazımın başından beri açık sanırım- bunlar sırf bizim suçumuz değil.

McDonald’s 2006’da göz alıcı kırmızı çatısını yıktı ve yerine siyah taş ve ahşaptan bir çatı koydu; hamburgeri 85 yıldır değiştirmediler, çatı ancak 66 yıl dayanabildi.

Apple ilk iMac’ini Bondi Blue, Blueberry, Lime, Tangerine, Strawberry, Grape, Graphite ve Sage renkleriyle çıkardı, bugün canım MacBooklar’ımız sadece Sky Blue, Silver, Starlight ve Midnight.

BMW Designworks’ten Sandy McGill’in 2012’deki bir söyleşisinde “Apple beyazı cool yaptı” dediğini ve iyi halt ettiğini hatırlıyorum.

Buna büyük markalar ‘debranding’ diyorlarmış, yani kimliği bilerek silmek ya da sürüye karışmak mânâsında.

Kim sürüye neden karışmak ister, onu da anlamam ya.

Büyük markalar logolarını da renksizleştirdi. Balenciaga, Burberry, Balmain, Saint Laurent… Hepsinin logosu 2017’den bu yana aynı ‘şey’e dönüştü: Temiz, yalın, siyah, sans-serif.

Tasarım dünyası buna da ‘rebranding’ diyor, Türkçesi yok ama zorlarsak ‘markalaşarak sıradanlaşmak’ diye çevirebiliriz belki.

Bir de tasarım dünyasında yeni bir gözlem varmış konuşulan… “Markaların logosunun üstünü kapatsanız hangisinin hangisi olduğunu söyleyemezsiniz” deniyormuş.

Harika.

Herkes aynı yazılımı, herkes aynı interneti, herkes aynı referansları kullanıyor ve tabii hepsi aynı olunca da herkes aynı sonuca yürüyor.

Bir noktada, bir yerlerde, birileri, sadeliği erdem ilan etti ve renk gösteriş oldu sanırım.

Önce son zamanlarda bolca bulunduğum kentlerden yazayım biraz, sonra da birbirinden bağımsız gözüme takılanları… Siz karar verin lütfen.

Lizbon’daydım, zaten orada evim var, Amsterdam’daydım kızım orada okuyor, Kahire’deydim orada da bir MSA yapıyoruz. Bunlar neredeyse dünyanın dört bir köşesi denebilecek şehirler.

Son iki-üç ay içinde birkaç ülke ve birkaç değişik şehri ya ilk defa gördüm ya da bir daha ziyaret ettim.

Oturun bir kafeye, görün farkı… Tabii görebilirseniz. Bırakın gördüklerimi yediklerim bile aynı.

Zaten başka bir problem de adresler farklı ama, gördüğümüz markalar hep aynı artık. Özgün bir şey (her anlamda) tatmak için bir yere gidemez olduk, çünkü her şey her yerde artık.

Coğrafya bitti, mekân kaldı.

Oteller de dahil oldu buna, yetmedi bir de evlere girdi bu renksizlik. Dünyanın neresinde bir Airbnb uygulamasına bakarsanız bakın, yüzde 90 birbirine benzer birkaç fotoğrafla karşılaşıyorsunuz. Açık ahşap, IKEA lamba, bej IKEA kanepe, köşede bir Benjamin. Eve girince Atina’da mısın, Lizbon’da mı, Berlin’de mi, Roma’da mı, belli değil.

Yani seyahat bile bir anlamda renksizleşti. Şehir değişiyor ama yer değişmiyor. Havalimanı koridoru da aynı, kahve markası da aynı, siyah ve gri bavullar ve bunların markaları bile aynı.

Şimdi aklınızdan geçenleri duyar gibi oluyorum. Ben de biliyorum aslında algoritmalar, ikinci el piyasası, telefon ekranına sığma derdi, küresel tedarik zinciri ve bu yazdıklarıma neden olan bilimum sebepleri. Zaten bu konuda yazılmış birçok kitap ve makale de var etrafta.

Ama derdim bir teşhis-tedavi yazısından ziyade eğlenebileceğimiz ve ah ah vah vah diyebileceğimiz bir yazı yazmak bugün, çünkü kaç haftadır ağır bir gündemin içindeyiz ve yorulduk hepimiz.

Hadi dalgamıza döneyim…

Bu renksizlik sadece marka, tasarım ve seri üretimde de kalmadı, farkında mısınız?

Bodrum’da 1970’leri hatırlıyorum. Barlar Sokağı’nda yürüyoruz, Zeki Müren rengarenk biraz ilerimizde yürüyor. Han bir yerde, Laterna bir yerde, Hadigari bir yerde, Halikarnas bir yerde.

Git Türkiye’nin bütün sahil şeridini dolaş 70’lerde… Eceabat, Ayvalık, Kuşadası, Bodrum, Datça, Kaş, Kalkan, Silifke, tezgahından dondurmacısına herkes başka bir görüntüde ve herkes başka bir mal sergiliyordu zamanında.

Şimdi nereye gidersen git aynı Algida dolabı, aynı Magnum posteri, aynı Cornetto şemsiyesi, aynı cips standı, aynı enerji içeceği dolabı ve aynı plastik sandalyeler.

Taşıtları bile birbirinden farklı ve folklorikti eskiden bu yörelerin. Bunları özleyerek yazıyorum ve “Öyleydi o zamanlar, ama kalmadı artık o özgün renklilik” diyorum.

Şimdi bu saydığım adreslerin söyleyin Allah aşkına hangisinin bir diğerinden farkı var?

Hadi biraz da müzik konuşalım…

Müzik de renksizleşti, yalan mı?

Baktım, 2015’te Royal Society Open Science dergisinde Mauch ve arkadaşları 1960 ile 2010 arasında Billboard Hot 100’e giren 17 bin 94 şarkıyı analiz etmişler.

Son 50 yılda müzikal söylemin can sıkıcı şekilde homojenleştiğini, ses renginin iyice daraldığını, akor çeşitliliğinin hatırı sayılır şekilde azaldığını tespit etmiş, şarkı sözlerinin ise ciddi bir şekilde gerilediğinden bahsetmişler.

1960’larda bir radyo istasyonunda Beatles, Sinatra, Sergio Mendes, country, folk yan yana çalarmış ve ben 70’lerde yakaladım bunları o renklerde. Bugün algoritma tek bir tarife ve tek bir anlayışa göre seçiyor ne dinleneceğini.

Ya film ve dizilerin hali? Açın Netflix’i, kapatın sesi, söyleyin hangi dizi hangisi…

Hadi başka konuya atlayalım… Yemek yemek de renksizleşti, yalan mı?

Büyükanne yemeği yapardı, büyükbaba hikâye anlatırdı, baba tartışırdı, anne uzlaştırırdı.

Bugün herkesin elinde telefon.

Biri ısmarlıyor, biri fotoğraflıyor, biri tıkınıyor.

Yine atlayalım… Dil konusu nasıl? Nasıl olacak, milletin mesajlaşmasına bakın anlayın.

Güdük bir kelime havuzunun içinde çırpınıp duruyoruz.

Haftalık yazımı yazıyorum ve karıma okutuyorum, “Bu kelimeleri kullanırsan herkes seni yaşlı bir herif zannedecek, kimse okumayacak seni bu kelimelerle yazı yazmaya devam edersen” diyor. 

O kelimeleri kullanmazsam nasıl kendimi ifade edeyim? Emoji mi koyayım?

Covid’den beri yazıyorum, bazı sıkı eleştiriler olduğu gibi (bayılıyorum) genelde beğenenler de mesaj atıyor, ama ne mesajlar…

İlgi var, tepki var, emoji var, kelime yok.

George Orwell 1949’da yazdığı ‘1984’ romanında ‘Newspeak’ diye bir dil icat etmişti. Her yıl biraz daha küçülen, kelimeleri birer birer silinen, düşünceyi daraltmak için tasarlanmış bir dil.

Kahramanlardan biri kitabın bir yerinde “Kelime hazinesi her yıl küçülen tek dildir” gibi bir şey diyor.

Orwell bunu 1949’da bir distopya romanı olarak yazmıştı, biz ise komik şekilde gerçek hayatta her gün yaşıyoruz bunu.

Artık her toplantıda, her sunumda, her web sitesinde aynı kelimeler dönüp duruyor.

Toplantıda ettiği cümleye bakın: “Etik olarak öncelikle bu süreçte bağlamı sürdürülebilirlik olan bir ekosistem bild edicez.”

Hay senin kuracağın cümleye…

Florida Eyalet Üniversitesi’nden dilbilimci Tom Juzek bunu araştırmış ve adını da şöyle koymuş: ‘Lexical seepage’, yani ‘kelime sızıntısı’. Yani, herkesin kullandığı klişe kelimeler farkında olmadan bizim de ağzımıza pelesenk olacak.

Bir de bu aralar şu çıktı: Geliyor olacağım, yapıyor olacağız, ediyor olacaklar.

Ya kardeşim, geleceksin, yapacaksın, edeceksin, bir daha bunları ‘olmana’ ne gerek var ki?

Ah ah ah…

Yeni tür bir ‘yazar’ türedi son yıllarda. Üçkağıtçı köşe yazarı… İnsanları aptal sanan birileri, “Köşe yazarıyım” diye geziniyor ortalıkta.

Yazmıyorlar, yazdırıyorlar. Aynı kelimeler, aynı kalıplar, aynı cümleler.

Daha üçüncü satırdan anlıyorum, ChatGPT’ye mi yazdırmış, Claude’a mı yazdırmış, yoksa anlaşılmasın diye zavallım zorlamış mı şartları.

Geçelim…

Çocuk olmak da renksizleşti.

Sokakta oynamak gitti. Kural koymadan oyun kurmak da gitti. Dizi çizilmek, kolu kanamak, anneden “Yeter artık sokak, gir içeri” diye azar işitmek de gitti.

Bugün çocukların çoğu güvenli bir ortamda, organize bir aktivitede ve ne yazık ki denetlenen bir oyunla büyüyor.

Hayal gücü olan çocuklar için ufak tefek kazalar bile azaldı artık.

TikTok’ta ‘sad beige mom’ diye bir akım varmış… Anne, bebeğinin oyuncak ayısından battaniyesine kadar her şeyini taş, keten, krem tonlarında seçiyormuş, ne diyeyim…

İşin aslı şu ki arabalar aynılaştı, tekneler aynılaştı, logolar aynılaştı, şehirler aynılaştı, müzik aynılaştı, yemekler aynılaştı, kelimeler aynılaştı, çocukluk aynılaştı.

Biz de aynılaşıyoruz. Evet artık yüzlerimiz de aynı. Aynı dolgu, aynı burun, aynı kirpik, aynı dudak, aynı elmacık ve aynı çene.

The New Yorker’dan Jia Tolentino buna ‘Instagram face’ adını takmış. Seul’den São Paulo’ya, İstanbul’dan Los Angeles’a artık yüzler, farklı tarifelerle de olsa tek bir tarife doğru yürüyor.

Amerikan Plastik Cerrahlar Derneği’nin 2021’de yaptırdığı bir ankette estetik ameliyat yaptıranların yarısı bıçak altına yatma nedenini “Selfie’lerde daha iyi görünmek istiyorum” diye açıklamış. Yani artık uyduruk bir telefon uygulamasına yüzümüzü beğendirmeye çalışıyoruz.

Allah akıl fikir versin.

Dünyanın dört köşesi, farklı şehirlerin farklı mahallesi. Aynı otelin 10 farklı şubesi.

Evimiz düz, arabamız gri, sözlerimiz emoji, yüzlerimiz aynı.

Ne diyeyim ki?

Farklı olan kazansın.