Keşke ülkenin yakın geçmişte yaşadığı zor dönemler olmasaydı da içimizden geçen şu cümleyi fısıltıyla değil daha yüksek sesle söyleyebilseydik: Beton çölüne dönüştürülmüş Taksim Meydanı ne işe yarıyor? Bu haliyle zaten, sadece bu tür kutlamalar, toplanmalara uygun değil mi?
Bunun dışında ne göze, ne dünya ve dünya dışı herhangi bir varlığın estetik beğenisine hitap edecek bir yanı var.
Binlerce metrekarelik alan, “Gel üzerimde horon tep, halay çek” diyor. 30 binin üzerinde polis yine çalışsın provokatörler affedilmesin, etraftaki dükkanlara zarar gelmesini engelleyecek bariyerler yine kullanılsın.
Cam çerçeve indiren vandallara göz açtırılmasın ama meydan açık olsun. Çok mu zor sahiden bu süreci yönetmek? Daha önemlisi sistem bu kadarını borçlu değil mi, her Allah’ın günü o çarkların altına giren ve düzeni ayakta tutan dişlilerine?
İşin doğrusu, normal şartlarda evet, borçlu. Hem de sendikasına, siyasi çizgisine bakmadan. Hepsinden bağımsız olarak.
Çünkü üretim araçlarına sahip olanın işçinin nerdeyse tüm hayatına sahip olmasını dayatan bir sistemin parçası olmak, yılda hiç değilse bir günü borçluluk hissiyle geçirmeyi gerektirir. Normalde.