
MURAT SEVİNÇ
Seçim olur mu olmaz mı, erken seçim mi yoksa zamanında mı yapılır, seçim kanunu nasıl değişir, değişir mi, etkisi ne olur, tezkereyle verilen yetkiler seçimlerin bir yıl ertelenmesine neden olacak şekilde kullanılır mı, Ali’nin yerini Veli mi alır, hangi parti üç gün sonra kiminle yakınlaşır, vesaire, vesaire… Tümü için öngörülerde bulunulabilir ve her sözcüğümüz, temelli ya da temelsiz, eninde sonunda varsayımdır. Bir kısmı ise varsayımı aşar, falcılığa girer.
Türkiye gibi bir ülkede, hele ki hâlihazırdaki koşullarda, iktidar mensupları dahil, üç gün sonra ne yaşayacağımız hakkında tahmin yürütebilecek birileri olduğu kanısında değilim. Hiçbir şey, hiçbir ihtimal, en absürt görüneni dahi ‘olmaz’ kategorisinde değil. Hal böyleyken, ‘ilk seçimde giderler’ ile ‘seçimle gitmezler’ tahminleri arasında kalan ve ‘giderler-gitmezler’ gibi bir ‘çıkmaz yol’ dışında bir şeyler konuşmaya da imkan verecek alanı biraz genişletmek, az da olsa ferahlığa neden olabilir.
Doğrudur, Türkiye toplumsal ve hukuk/anayasa tarihi, ‘seçimle gitmezler’ varsayımını sorgulamadan benimseyeceğimiz, bu tip endişelere kolaylıkla ikna olacağımız kadar ‘ucuz’ bir tarih değil. Ve doğrudur, bu toprak daha önce böyle bir deneyim yaşamadı. Şimdinin, geçmiş açmazlardan farklı, özgül yanları var. Yaşayıp göreceğiz. Yaşarken, ömür yettikçe insanca yaşamın yolu yöntemi için kafa yorup çaba harcayacağız, biz, milyonlarca insan.
Evet, insan gibi yaşamak istiyoruz, istiyorum. Herkesin insan gibi yaşamaktan anladığı farklı olabilir, farklıdır. Sokağa çıkıp da bir iki saat geçirdiğimiz kalabalık caddelerde karşılaştığımız herkesin, başkaca, kendince hayalleri var. O kalabalığın, bir de, ortak amaç ve beklentileri söz konusu. Amaç ve beklenti, kendiliğinden değil, diğer her şey gibi insanın içinde yaşadığı koşullarca belirlenir.
İnancını özgürce yaşamak isteyen ile inançsızlığını özgürce yaşamak isteyenin deneyimlediği arasındaki fark, o koşullarıdır. Birini yoksul birini varsıl, birini nazik birini kaba saba, birini diğerkam diğerini kendiyle meşgul, birini eğitimli diğerini eğitimsiz yapan gerekçeler de, aynı yerde filizlenir. Koşullarımız farklı, sahip olduklarımız, karşımıza çıkan fırsatlar, şansımız. Bulgura oy veren ile bulgura oy vereni eleştiren arasındaki ‘bulgur’ farkı, oncağıza sahip olup olmamakla ilgilidir. Sorun ne bulgurda, ne onu kabul edende; sorun, birinin o bulgura dahi sahip olamadığı eşitsizlik koşullarının yaratılmasında, bunun müsebbiplerinde.
Her biri diğerinden farklı insanın, bir arada ve birbirini boğazlamadan yaşamasını sağlamak büyük mesele. Hukuk kuralları, o yaşamın düzenini sağlayan tek değil, ancak temel araçlardan biri. Tarih içinde o insan da, bir arada yaşama koşulları da, insana layık görülen sıfatlar ve o insanın hakları da, devletin ve hükümet biçimlerinin şekli şemaili de, ezcümle ‘hukuk’ da değişip dönüştü tabii.
Demokrasi ve belli bir tarihten sonra onun ayrılmaz parçası olan insan hakları, insan irade ve aklının günümüze dek icat ettiği en ileri ‘birlikte yaşam’ formüllerinden. Mucidi, burjuvazi. İşçi sınıfına dayanan bir başka siyasal düzen ise, yaklaşık yüz yıl önce demokrasi ve insan haklarını farklı bir düzleme taşıdı, klasik burjuva demokrasilerindeki hak-özgürlük kavramlarını bir başka sınıfın egemenliğini ve nihayetinde devletsizliği hedefleyerek yorumladı.
Şöyleydi böyleydi, gel zaman git zaman, elimizde kalan/olan, demokrasi…
Demokrasiyi yaratan sınıfın koşulları değiştikçe, demokrasi de gelişti, yerini bir ara faşizmlere bırakmış olsa da, sürekli zenginleşti. Yerinde durmayan bir siyasal sistem demokrasi. On yıllar sonra bambaşka ve bugün hayal dahi etmediğimiz yenilikler olacak insanın yaşamında ve bugünün demokrasi anlayışı çok yavan görünecek. Yönetimin, katılımın, temsilin şimdi bilinen tüm formları altüst olacak.
Buna mukabil, şimdi elimizde demokrasinin 2021 model olanı var. Her ne kadar tüm temsili demokrasiler, kendilerini icat eden sınıfın krizi (kapitalizmin) nedeniyle zor günler yaşıyorsa da, bu siyasal sistemin şu anki asgari ilkeleri belli. Dolayısıyla bir kişi, insan hakkı, demokrasi, hukuk devleti, sosyal devlet talep ettiğinde, ne istediği açık. Aynı şeyleri defalarca konuşmaya da, her sözümüzle Amerikayı bir kez daha keşfediyormuş gibi davranmamıza da gerek yok.
Bu nedenle, örneğin bir muhalefet partisinin ya da bir muhalifin ‘demokrasiden’ yana olup olmadığını anlamak için, programına, vaatlerine, sözlerine, davranışlarına ve benimsediği siyasal ideolojinin geçmişine, bugününe bakmak yeterli, gerekli. Hiçbiri tek başına açıklayıcı değil. Program ya da söyleminde sürekli demokrasiden söz eden bir muhalif parti ya da kişi, eylemlerinde ikna edici olmayabilir. Çoğu zaman da böyle olur. Demokrasi, büyülü ve çoğu kapıyı açan bir sözcük, bu nedenle rağbet çok, ancak demokrasiyle ilgisi olmayan kişi ve hareketlerin iktidar olduktan sonra onu ortadan kaldırmaya çalıştığı örnek bulmak da zahmetli değil.
Aynı durum, sıradan, günlük yaşamımızda da geçerli. Bugüne dek demokrat olmadığını düşünen insan tanımadım pek, ancak bana kalırsa çok azı demokrattı. Bir muhalif demokrat olduğunu iddia ediyorsa, üzerindekinin kolayca kazınacak yaldız olup olmadığını anlayacak sorular yöneltmek, o berbat/saçma moda tabirle ‘test etmek’ gerekli.
Muhalefet partilerinin yayınladıkları sistem önerileri, genellikle başarılı, klasik parlamenter sisteme ve demokratik siyasal sisteme dönüşe yönelik. İYİ Parti ve DEVA’nın programlarını iki ayrı yazıyla ve özellikle anlattım. Güzel de, sıradan yurttaş olarak benim partilere güvenmem için somut bir gerekçem yok.
İki nedenle:
İlki, Türkiye’de muhalefet partileri iktidar olduğunda vaatlerinin azımsanmayacak bir kısmını şu ya da bu gerekçeyle gerçekleştirmez ya da gerçekleştiremez. (Bu sorun başka yazının konusu olsun.) Çok partili yaşamda, muhalefetteyken dahi demokrasisinin temel ilkelerini ve söylemini hiçbir biçimde benimsemeyen tek etkili parti var, adını tahmin etmekte zorlanmazsınız! İkincisi, eşit yurttaşlık, herkesin hakkına sahip çıkmasıyla mümkün ve bunu yalnızca muhalefet partilerinden bekleyecek halimiz yok. İktidar olurlarsa, yurttaşa ön açsınlar ve ahaliye gölge etmesinler yeter. Velinimet aramıyoruz, aramaması gerekir hiç kimsenin. Herhangi bir parti ve onun genel başkanına lüzumundan fazla ‘umut’ bağlamak, bir yurttaş için, her şeyden önce onur kırıcı bir durum.
Bir sonraki yazıda, milyonlarca yurttaş ve seçmenden biri olarak, muhalif siyasetçiye bazı sorular yöneltmek istiyorum. Demokrasinin asgari kural ve ilkelerinden türetilmiş soru ve beklentilerin bir kısmı, ola ki ‘okurun’ da soru ve beklentisiyse, ne güzel. AKP/iktidar öyle bir halde ki, yanına kimi koysan demokrat görünüyor. Oysa sorgulamak, sorular yöneltmek, rahatsız etmek ve geleceğimizi muhalefet partilerinin sistem önerilerine, içi layıkıyla doldurulmamış afili cümlelere terk etmemek gerekiyor.
Ben, insan gibi yaşamak istiyorum, hükümet sistemi tercihleri ise o insan gibi yaşam için gerekli koşulların inşasına yardım edeceği ölçüde önemli, benim için, herkes için. Gerisi laf, bir ömür dinledik zaten, çok da sıkıldık!
İklim krizi notu: Son yazıda ilkini önermiştim, Bülent Şık’ın ikinci yazısı. Okumanız dileğiyle.