Muharrem İnce, miting esnasında sahneye bir 'yurttaş' çıkarsa, çok iyi olmaz mı? (2)
M

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

 

MURAT SEVİNÇ

Ben, Muharrem İnce’yi cumhurbaşkanı adayı olarak hayal edenlerden değildim. Belki gülünç gelecek ama, özellikle bağırarak konuşmasını tahammül edilmez buluyordum! Diğer tüm bağıranları bulduğum gibi.

Trafik sıkışıklığını korna çalarak açacağını düşünen ve Murathan Mungan’ın ifadesiyle ‘haklı olmaya değil, haklı çıkmaya çalışan’ milyonlarca insanın yaşadığı bir toprakta, bağıran insanların takdir edilmesi ve heyecan verici bulunması olağan sayılabilir. Gelin görün ki herkes bağırtı sevmek zorunda değil. Erdal İnönü’nün, coşkulu Deniz Baykal’ı kongrelerde sakin ve esprili üslubuyla alt ettiğini izlemek, ne zevkliydi!

Muharrem İnce hakkında pek bilgim ve doğal olarak fikrim yok. Uzun süre yalnızca adını duydum. Son bir yılda, daha ciddi biçimde izlemeye, hakkında çıkan haberleri okumaya başladım. Bu nedenle, Kılıçdaroğlu’nun karşısına çıkıp kongrede o kadar çok oy almasına hiç şaşırmadım. Çünkü uzunca bir süredir CHP yönetiminin kendi seçmen kitlesinin hayli gerisinde olduğunu düşünüyorum. Kürt sorunu başta olmak üzere, ortalama CHP’lilerin parti yönetiminin korkularına, endişelerine sahip olmadığını ve partilerinin çok daha aktif olması gerektiğini savunduğunu gözlemliyorum.

Yeri gelmişken; iki gündür tartışmalara neden olan milletvekili aday listesine bakıldığında, CHP’nin kendi seçmeninin eğilimlerini de, sıklıkla atıf yapılan ‘Gezi deneyimi’ni de kavramadığı anlaşılıyor. Evet CHP yönetimi ‘Adalet Yürüyüşü’nde yüzlerce kilometre yürüdü, ancak belli ki yürüyenlerle yeteri kadar diyalog kurmadı, belki böyle bir niyeti hiç olmadı. O diyaloğu kuranların bir kısmını da liste dışı bıraktı! Tur Yıldız Biçer, Barış Yarkadaş, İlhan Cihaner, Zeynep Altıok Akatlı ve Şenal Sarıhan gibi isimlerin listede olmayışının başkaca makul bir açıklaması yok. Belki de açıklama, partinin CHP oluşudur! Hele ki kadın aday sayısı! Kadın kotasından söz eden bir partinin şakası gibi, ama hiç komik değil! Ümit Kıvanç’ın bugün Gazete Duvar’da yazdığı Durduk yerde işgüzarlık yapanlar dışlandı’ başlıklı makalesini okumanızı öneririm.

Bu, durumu ‘kavramama’ halinin, yakın vadede CHP yönetiminin kendisinin de tasfiyesine neden olması hiç ihtimal dışı değil. Israr ediyorum, CHP’nin de eninde sonunda varacağı (varmazsa yok olacağı!) yer Canan Kaftancıoğlu’nun siyaset tarzı ve zihniyeti olmalıdır.

İşte Muharrem İnce, CHP tabanında yükselen şikâyet ve heyecanın bulduğu karşılıklardan ‘biri’ oldu.

Birkaç kez, “Her an Perinçek fedaisi olabilecek küçük bir seçmen kesimini ve ırkçı eğilimleri olan birkaç gazete yazarının yaratmaya çalıştığı izlenimi bir yana bırakırsak, CHP seçmeni, çok muhtelif gerekçelerle kendisini bir AKP’liye değil bir HDP’liye daha yakın hisseder” cümlesini yazmıştım. Örneğin tanıdığım, eşim dostum olan CHP’lilerin tamamı dokunulmazlıkların kaldırılmasına karşıydı. Nitekim Muharrem İnce’nin de o dönem yaptığı çıkışın son derece samimi olduğu kanısındayım. Karşı çıktı ve kesinlikle haklıydı.

Muharrem İnce’nin bir CHP’li, kendisini solda tanımlayan, yıllarca partisine her düzeyde hizmet edip emek vermiş ve uzun süredir milletvekilliği yapmış biri olarak aday olması, parti açısından hiç kuşkusuz ‘yerinde’ bir tercih. CHP, bir CHP’liyi aday yaptı, doğal olarak…

İnce’nin nitelikleri yalnızca CHP’lilere değil, ortalama yurttaşa da hitap eden türden. Öğretmen oluşu, alt-orta tabakaya mensup aileden gelişi, dini ve etnik kimliğinin özellikle mütedeyyin seçmen açısından ‘münasip’ bulunması…

Gerçi ‘yurttaş ortalaması’ dediğimizin gelir seviyesi ve yaşam tarzıyla, hayalleri ve beğenileri arasında çoğu zaman bir uçurum olduğunu da hatırdan çıkarmamak gerek. Aksi halde, asgari ücretle çalışanların, Saray’da yaşayan birine bu denli iltifat etmesini anlamak mümkün olmuyor.

Hatırlayın, Erdoğan geçenlerde bir TV söyleşisinde “320 bin liralık bir Mercedes’i lüks olarak değerlendirir misiniz” sorusunu yöneltti karşısındakine. Görüntüyü izlemişsinizdir, bu soruda çok samimi görünüyordu ki öyle olduğuna hiç kuşkum yok. Kendi seçmeninde, en yoksulunda bile bir kızgınlığa neden olmayacağını çok iyi biliyor. Çünkü Türkiye toplumu ‘Perihan Abla’nın sokağından, belki maddi bakımdan değil ama zihinsel olarak taşınalı çok oldu. Yoksulluktan nefesi kokan ve ‘onlar’ın refahını hayran gözlerle izleyen, özenen milyonlar…

Erdoğan, rakibi için boşuna ‘gariban’ sıfatını tercih etmemiştir. Bunun ‘Tamam’ ifadesi kadar spontane ve hesapsız olduğunu düşünmüyorum. Erdoğan, bizim ‘gariban’ Eyüp ahalisinin, ‘garibanlıktan ve garibanlardan’ hiç hazzetmediğini çok iyi biliyor!

Haliyle, Muharrem İnce’nin mütevazı yaşantısının, yeni Türkiye toplumuna ne kadar hitap edeceğini, ne ölçüde takdir kazanacağını kestirmek kolay değil. Yine de, 320 bin liralık aracı ‘pahalı’ ve son derece ‘lüzumsuz’ bulan ‘diğerleri’nin varlığına güvenmek gerekir sanırım!

Muharrem İnce, 50’lerinde. Hesabım yanlış değilse, milletvekilliği süresi öğretmenliğinden uzun. Dindar bir aileden geliyor ve orta halli yaşam sürmüş biri. Ziyadesiyle, siyaset esnafı! Tarzıyla, konuşmaya başlar başlamaz ulaştığı coşkuyla… İnternetten izliyorum bazı mitinglerini. Kitleleri hareketlendiren, insanlara yakın gelen bir yanı var.

Seçim manifestosunu açıkladı. Üzerine daha ayrıntılı bir yazı gerekir. Şimdilik kısaca: Hemen her konuya değinerek, makul öneriler sundu. Geleceğe yönelik vaatleri ve seçimi kazanmak için kısa vadeli vaatleri vardı. Gençlere burs, yurt dışı imkanı vs. Gerçi, bir yandan serbest piyasa ekonomisinin alameti farikası olan bazı ‘tam özerk kurumlar’ın öneminin altını çizip diğer yandan o kurumların hayır diyeceği bazı vaatler sunmak çelişkiliydi; ama olur o kadar seçim öncesi!

Kürt sorununu TBMM’de çözeceğini bir kez daha söyledi. Seçilmeden, “İyi hoş da ne yapacaksınız” sorusunu yöneltmek, şart değil sanırım! Eğer çok çarpıcı bir şeyler yoksa (ki yok!), bu tarz manifestolar çoğu seçmen tarafından pek ciddiye alınmaz. Daha doğrusu, ‘bildirgeler’e bakıp oy veren büyük kitleler yoktur tahmin ediyorum.

Çok az TV’ye çıkabiliyor şu anda. Geçenlerde Fox’ta izlemek istedim, ancak sunucunun tavrına dayanamadığım için vazgeçtim. Muharrem İnce basına da iyi gelecek belli ki. Pek çok gazeteci, onun karşısında gazeteci olduğunu hatırlayıp soru bile sorabilecek, düşünsenize, ne büyük bir kazanım!

Şu ana dek, o çok bağıran siyasetçiden (ve siyasetçilerden) beklenebilir, rahatsız edici bir ifadesi olmadı. Son derece dengeli konuşmalar yapıyor. Ayrıca, yalan olmasın kendisine sempati duymaya başlamamın en büyük nedeni, TV’ler konusunda söyledikleri oldu. İnce, hakikaten pazarlıksız davranabilen biri belli ki. Başka türlü olsaydı, o kanala bağlanıp (CNN Türk), stüdyodakiler için “Cahil, yanlı ve bilgisiz” diyerek ‘medyanın haline acıdığını’ söylemezdi. Her dürüst insanın uzunca süredir eksikliğini hissettiği bir tavırdı bu. Oh be, sonunda biri yaptı bunu, dedirtti! Umuyorum dediğini yapar ve hiç olmazsa vergimizi sömüren TRT önünde bir miting düzenler.

24 Haziran’a dek daha çok yazılıp çizilir nasıl olsa; uzatmadan yazının başlığına gelmek istiyorum…

Uzun süredir, bilişim çağında, Sanayi Devrimi’nin ürünü olan temsil ilişkilerinin ister istemez değişeceğini, değişmek zorunda olduğunu yazıyorum. Evet, demokrasiler her yerde krizde ve evet, her yerde bu krizden çıkış için yol ve araçlar aranıyor. İnternete, ‘kriz yaşayan demokrasiler’ ve ‘yönetime yeni katılım yolları’ ifadelerinin İngilizcesini yazarsanız, nasıl canlı bir tartışma yürüdüğünü görebilirsiniz.

Bu bağlamda, milletvekilleri hâlâ önemli bir işlev yerine getirme şansına sahip olsalar da, aslında pek de önemli konumda değiller artık! Muhtemelen birkaç on yıl sonra daha da önemsizleşecek vekalet ve vekil ile vekalet edilen arasında yeni bir ilişki formu olacak. Dolayısıyla, söylemek istediğim, 24 Haziran’da seçilecek 600 vekilin kahir ekseriyeti işe yaramaz insanlar olacağı için değil, bir kurum olarak milletvekilliğinin işlevi dönüştüğü için, bizler artık o ‘yeni’ olana uyum sağlayacak yollar aramak, araçlar üzerine kafa yormak zorundayız. Milletvekilleri de, ‘TBMM dışında’ vekillik yapmanın yollarını aramalı, bulmalı.

Yazının başlığında, Muharrem İnce’ye, o aramak zorunda olduğumuz yollara çıkacak bir şeyler öneriyorum.

Miting alanında, sahnede konuşurken bir ya da birkaç yurttaşı yanına alıp mikrofonu vermek, örneğin. Bir siyasetçi, karşısında binlerce insan varken, “Ben çok konuştum, zaten hep konuşuyorum ve hiç ilginç şeyler de söylemiyorum; buyurun mikrofonu siz alın ve derdinizi anlatın” dese, yurttaş, oraya neden geldiğini, özlemlerini ve eleştirilerini sıralasa, fena mı olur?

Ama öyle 23 Nisan müsameresinden değil, içten bir davetten, belki karşılıklı iki iskemleden ve gerçek bir konuşma hakkından söz ediyorum.

Kim bu yurttaş? Çeyrek yüzyıl öncesinden farklı olarak, size gecenin bir vaktinde tweet atarak ulaşabilen biri. Sizin gibi binlercesini takip ediyor ve onlara bir şeyler yazıyor. İletişimin bu düzeyde olduğu bir dönemde, on yıllar öncesinin temas kurma yollarını denemek garip değil mi?

Peki, Muharrem İnce ya da bir başka siyasetçi, kendisine hiç oy vermeyen bir şehre gidip ‘kahve’ye otursa ve siz bana neden oy vermiyorsunuz, derdiniz nedir, dese! Çok mu tuhaf?

Vekiller dağ köylerini gezip insanlarla diyalog kursa. Kendilerini TV’den seyretme şansı olmayan insanlarla.

Bir lider, bir semt parkına gidip otursa ve çevresine toplanan insanların özlemlerini, şikayetlerini dinleyip, ‘kendi notunu kendi alsa’, sonra aldığı notları kamuoyuyla paylaşsa, ne güzel olmaz mı?

Saçma öneriler mi? ‘Adalet Yürüyüşü’ saçma değil miydi? Peki CHP’nin, siyaseti bir ay boyunca sabah akşam belirlediği ve yüz binleri peşine taktığı başka bir etkinliği oldu mu? E hani saçmaydı…

Saçmalamak gerek. Saçma gelen düşüncelere kıymet vermek, yüz yüze ilişki kurmanın yollarını aramak gerek. Siyasetin dilini ve yapılış şeklini değiştirmek gerek. İnsanlara insan olduklarını hissettirmek gerek.

Propaganda süreçleri, vadedilen yönetim anlayışının ‘dibacesi’dir. Bunu akıldan çıkarmamalı.

Halihazırdaki propaganda sürecinden yıllar sonrasına kalacak görüntülerden biri, Muharrem İnce’nin sahnede bisiklete binmesi olacak. Fazla söze hacet var mı…

Film önerisi: Seçim döneminde seçim filmi. Henüz seyretmeyen varsa, çok matrak bir Amerikan sistemi eleştirisi. Türkçe’ye ‘Başkanın Adamları’ adıyla çevrilen, başrollerinde Robert de Niro ile Dustin Hoffman’ın yer aldığı ‘Wag the Dog’ adlı filmi öneririm.