

BEHZAT ŞAHİN
@behzatsahin7
Mezesiz meyhane mi olur? Neden olmasın, rakı da biz de pek müşkülpesent değiliz. Hem, tatlı dilin açamayacağı kapı mı var?
Paul’le (Benjamin Osterlund) bir gün birlikte meyhane yapalım diye sözleşmiştik. O gün, neredeyse akşam üstü mesaj attım, cevap beklediğimden çabuk geldi. M2 metrosunun Sanayi Mahallesi durağından aktarmayla gidilen Seyrantepe durağının yakınlarındaki İnegöl Restaurant var hedefimde. İki saat sonra, 19:00’da buluşmak üzere sözleştik.

Daha önce önünden geçmiştim ama benim de ilk gidişim olacak. Sözleştiğimizden yarım saat erken vardım, ilk müşteri bendim. İçerisi loş, lambaları yakmamışlar daha. Demek ki burası için erken bir saat.
Buz gibi bira hayaliyle ortadaki kuranderli masaya çöktüm, dışarısı cehennem sıcağı.
Salonun sonundaki hem mutfak hem de bira servis edilen bankodaki beyefendiye, arkadaşımı beklerken bira içeceğimi, ardından rakıya geçeceğimi söyleyip, “Meze ne var?” diye sordum. Neticede arkadaşım İstanbul’un altını üstüne getirip yemek yazan bir gazeteci. Üstelik ilk kez yüz yüze geleceğim, mahcup olmayayım.
“Meze yok” demez mi beyefendi.
“Nasıl yani?”
“Sahibi yedi sekiz ay önce öldü, ben de idareten bakıyorum.”
Ben telaşla aklımdan yakınlardaki alternatifleri geçirirken, “Karpuz, süzme yoğurt, peynir, ayarlarız bir şeyler…” dedi. Neden olmasın, niyet önemli.
Paul gelene kadar sohbet ettik. Ali beyle (Kipel, 67) meğer Malatya’da aynı mahallede oturmuş, aynı ilkokula gitmişiz. O benden yedi yaş büyük. Şu kısa hayatımın sekiz yaşıma kadarki bölümünden neler neler hatırladım sayesinde. Büyük olasılıkla babalarımız da arkadaştı. Oturduğumuz evin yerini, babamın ve babasının iskambil oynadığı yandaki kıraathaneyi çok iyi hatırlıyor. Polislikten 2005’te emekli olmuş, 25 yıldır Seyrantepe’de oturuyor.

Kendisi de buranın müşterilerindenmiş. Sahibi Kemal Bakan aniden ölünce, çocukları da pek ilgilenmeyince, iş başa düşmüş:
“Ben hiç anlamam bu işten. Ne meze bilirim ne servis. Kemal Bakan’ın dükkânın başında duran oğlu kimseyle konuşmaz. 15 gündür buradayım, zaten gelenler de belli, beş altı kişi.”
Sadece Galatasaray’ın maçlarında -ki stada yakın, o da bira ve hazır köfte satarak- iş yapıyorlarmış.
Ben daha biramı bitirmeden Paul geldi, bir soğuk bira da ona ilaç oldu.

Dedim ya, Paul ile ilk kez yüz yüze tanıştık. Kendisi 14 yıldır İstanbul’da yaşıyor, 10 yıldır serbest gazeteci. Yazıları daha çok siyaset, kent kültürü ve yemek üzerine. Ben onu X’ten, culinarybackstreet.com’dan ve İstanbul kent kültürüne ilişkin yazılarının olduğu Substack sayfası Flanör’den takip ediyorum. O da benim meyhane yazılarımı okuyormuş. Cibalikapı’nın da müşterisiymiş. Zaten tanışma merasimi olmadı, hemen muhabbete daldık.
Unuttum söylemeyi, Paul Amerikalı. Milli sorumuzu sormadım mı sanıyorsunuz?

New Mexico’danmış. İçinden. Kimlerdensin diye sormadım artık, pek tanıdık yok oralarda. Lise kimya öğretmeni Walter White ile eski öğrencisi ortağı Jesse Pinkman’ı bilirim, o kadar. Onlarla da yüz yüze görüşmüşlüğüm yok, sorsanız beni bilmezler.
Biz muhabbet ederken arkamızdaki masaya iki kişi oturdu. Birazdan gelen beyefendi de karşımızdaki masaya, kapıyı görecek şekilde kuruldu. Rakı söylediler. Herkes birbirini tanıyor.
Biralarımız bitmek üzere, rakıya geçeceğiz artık. Ben sandalyemde kıvranmaya başladım. Doğrudan söylemekten başka yol yok:
“Yav Paul, böyle böyle. Sahibi ölünce ortada kalmış burası. Karpuz, yoğurt, peynir ne varsa idare edeceğiz artık.”
Nasıl kalender çıktı:
“Önemli değil abi, maksat muhabbet olsun.”
Tam böyle dedi.
Ali beyden bir 50’lik rica ettik, yok. Şişeden duble ya da tek veriyorlar. Başka yerde olsa kuşkulanır insan, ama burada rahatım. Meze bile yapmıyorlar, sahte rakı yapacak halleri yok ya.
“İki duble alalım, yanına da ne verirsen.”
Karpuz, süzme yoğurt, domates-salatalık söğüş geldi. Hani peynir?
Ali bey mahcup,
“Peynir de yokmuş.”
“Aldırsanız?”
İletişim kuramayan, işin başındaki oğlanı gönderdi. Eli boş geldi birazdan. Yapacak bir şey yok, canları sağ olsun.
Biz Paul’le muhabbetin belini kırıyoruz. Gazetecilik, ülke halleri, yemek muhabbeti… Birden peynir tabakları kondu masamıza. Hani yoktu?

İşin aslını öğrenince, iyi ki buradayız, iyi ki kalmışız dedim içimden.
Benim çırpınışlarımı fark eden arka masadakilerden biri ki çıkışını fark edip sigaraya diye düşünmüştüm, atlamış arabasına gitmiş, bize, çevrede bulabildiği en iyi beyaz peyniri almış. Yani, peynirin kendisinden bağımsız, hayatımda yediğim en güzel beyaz peyniri. Bu jeste, bendeki söz tükendi.

İslam (Tuna, 46) mobilyacı. Atölyesi yakınlarda. 15 yılı aşkın, Ramazan dahil, her akşam burada. Kemal beyi o kadar seviyormuş ki her şeye rağmen her akşam geliyor:
“Çok baba adamdı. Pandemide alacaklarımı tahsil edemez oldum. Her gün içerdim, bir gün para sormadı bana. Aylarca…”

Bir de öyle bir şey anlattı ki muhteşem bir platonik hikâye.
Şimdi efendim, Z kuşağı bilmez ama eskiden içki firmaları reklam yapabiliyor, markalarının görsellerini satış yerlerinde teşhir edebiliyordu. 2003’te başlayan reklâm yasağının ardından neredeyse her yıl yeni düzenlemelerle içki firmalarının görünürlüğüne engel getirildi. İnegöl’e destek veren bira firması da bu düzenlemeye uymak için, içerideki görselleri değiştirmek istemiş. Ama önündeki en büyük engel, İslam ve onun tek başına içerken dertleştiği, afişteki kadın olmuş:
“Firma fotoğrafların yerine yenilerini koyarken Kemal abiye rica ettim, onu bıraksın diye. Bıraktırdı.”

Evet, şahidiz, yeni tarz afişler gelip bir yerde durmuş. Renkleri arasında bile kuşak farkı var. Bu arada kadın da hiç yabancı gelmiyor. Paul’e döndüm, “Bu, o değil mi?” Evet, oymuş. İngiliz oyuncu Keira Knightley. Gerçi artık Keira Christina Righton. Maalesef. Kocası, İngiliz rock grubu Klaxons’un klavyecisi James Righton.
Bari bir hatıra fotoğrafını çekeyim İslam ve Keira’nın. İslam da o akşam, bizden öğrendi dert ortağının kim olduğunu, buralardan biri sanıyormuş.
İslam’ın arkadaşı İlyas (Dursun, 52), metal el sanatlarında uzman. O da 31 yıldır neredeyse her akşam burada. Birazdan Çetin (Hatip, 55) ve Halil (Maden, 54) de katıldı onlara.
Yeni tanıştığım insanlarla hemen senli benli olmam genellikle. Ama ortam öyle gerçek ve samimi ki… Çetin, mutfak sanayisinde, soğutma, paslanmaz işlerinde. Halil, ağır çelik işinde. Hangar, ambar, büyük atölye, çelik konstrüksiyon işi yani.
Birden bir kahkaha patladı. Ben fark etmemişim, karşı masamda oturan Hasan bey, giriş kapısının arkasına saklanmış. “Yengeden saklandı” diyorlar. Anlamadım, aldım rakımı Hasan beye misafir oldum. O da kendisiyle dalga geçerek, “Şimdi muharrem ayı ya, eşime cemevine gidiyorum diye çıktım, buraya geldim. Ayıp olmasın diye, onu görünce de saklandım.”
Hasan bey (Macit, 65), emekli mutfak şefi. Hilton’dan Sheraton’a zamanının iyi mutfaklarında çalışmış. Evlere özel aşçı olarak çağırılırmış. Hatta, burayı ayakta tutmak için, arada, gönüllü olarak mutfağa girip meze yaparmış, biz ona denk gelemedik.

“Bunlarınki gibi bir aşk yok” diyor İslam, Hasan beyle eşini kastederek.
Kemal beyi andık bütün akşam. Seyyar köftecilik yaparken açmış burayı. En az 40 yılı varmış. “Ben 25 yaşımdan beri gelirim buraya” diyor Hasan bey. İslam, Kemal beyin elinin lezzetini anlata anlata bitiremiyor. Maç günleri 30 kilo köfte yoğururmuş. Bir meze yaparmış ki…
Mobilyacı İslam, metal sanatçısı İlyas, paslanmazcı Çetin, çelik konstrüksiyoncu Halil kalktı. 40 yıllık dost gibi vedalaştık, ama artık görüşeceğiz. İslam’ın çıkarken Ali beye “Hesapları bende” diye işaret ettiğini fark ettim de engelleyebildim neyse ki. Hasan bey de gitti, bir biz kaldık.
Biz de tutmayalım Ali beyi. Hesabımız 1900 lira. Tek marka bira 125, tek marka rakının dublesi 200, teki 100, yoğurt 50, sövüş 50, peynir 75 lira filan. Tam bilemiyorum. Bir gün Galatasaray’ın maçına giderken uğrarsanız, köfteye 160-200 lira gibi bir şey yazacaklar, hele o gün olsun.
Ben o akşam, hayatımın en güzel rakı masalarından birindeydim. İyi ki meze yok diye kalkmamışım, Ali bey dahil, o candan insanlarla tanışma fırsatını kaçıracakmışım yoksa. Yeni dostlar edindim. Her fırsatta gideceğim.

Acaba Paul ne hissetti?
“İnegöl’de keyifli bir akşam geçirdim. Zaten aşırı sıcak ve nemli havadan dolayı çok acıkmadım, dolayısıyla meze olmaması benim için bir sorun değildi. Mütevazı soframızdan çok memnum kaldım. Bir de Ali bey ve İslam beyin samimi misafirperverliğinden dolayı kendimi hiç yabancı hissetmedim, üstelik yabancı olmama ve oraya ilk kez gelmeme rağmen. Fakat kesinlikle vurgulamak istiyorum ki rahmetli sahibi Kemal beyin yokluğu çok net hissediliyordu kendisini hiç tanımasam da.”
Anlayacağınız Kemal bey zamansız gitmiş. Herkes yetim kalmış ardından. Mekân, mutfak, mezeler, yemekler, müdavimler, hatta tuvaletler…
İki sokak çocuğu, daldık karanlık Seyrantepe Sanayi sokaklarına. Son metroya biraz zaman var. Tekel bayiinde bira kasasını kendimize tabure yapıp birer de kutu bira tokuşturduk mesaiye kalmış sanayi esnafı ve taksicilerle.