LEVENT KÖKER*
Seçim bitti. Erdoğan, Türkiye’nin 12. cumhurbaşkanı oldu. Şimdi önümüzde, tartışılan ve merak edilen hukukî ve siyâsî konular duruyor.
İlk sırada seçimin bitişiyle Erdoğan’ın TBMM’de yemin ederek cumhurbaşkanlığı görevini Gül’den devralacağı 28 Ağustos gününe kadar geçecek süredeki hukukî durum var.
İkinci sırada, Erdoğan’ın ve AK Parti’nin seçim süreci öncesinde ve süreç boyunca, hedef olarak ilan ettikleri ‘başkanlık sistemi’ konusu yer alıyor.
İkincisi belki ilkinden de önemli, zira hem Erdoğan’ın nasıl bir cumhurbaşkanı olacağını hem de, buna bağlı olarak, Türkiye demokrasisinin önümüzdeki dönemde nasıl gelişeceğini belirleyecek bir konu.
Ancak, ilk konunun bir yandan kronolojik önceliği var, diğer yandan ise ikinci konuyla ilgili bâzı ipuçlarını burada tesbit etmek mümkün. O yüzden birinci konuyla başlayalım, ikinci konuyu bir sonraki yazıya bırakalım.
Aslında her şey açık
Anayasa’nın cumhurbaşkanı seçimini düzenleyen 101’nci maddesinin son fıkrasına göre, “Cumhurbaşkanı seçilenin, varsa partisiyle ilişiği kesilir.”
Maddeyi bu çıplaklığı içinde okuduğumuz zaman, her şey açık gibi görünüyor: Bir kişi siyâsî parti üyesi ve milletvekili ise ve cumhurbaşkanı seçilmişse partisiyle ilişiği kesilir ve milletvekilliği sona erer.
‘Seçilmek’ yetiyor
Dikkat edilecek olursa, burada ‘cumhurbaşkanı seçilmek’ten söz ediliyor, Cumhurbaşkanlığı görevine başlamak, yâni cumhurbaşkanına tanınan yetkilerin kullanılmasından söz edilmiyor. Bu ikisi farklı.
Nitekim bu fark 2012 yılında çıkarılan ‘Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nun ‘Cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılması’ başlığını taşıyan 20. ve ‘Cumhurbaşkanına tutanağın verilmesi ve andiçme töreni’ başlıklı 21. maddelerinde de görülüyor.
Anayasa’nın 102. maddesindeki “[g]enel oyla yapılacak seçimde, geçerli oyların salt çoğunluğunu alan aday Cumhurbaşkanı seçilmiş olur” hükmünü somutlaştıran kanuna göre, “(1) Cumhurbaşkanı seçiminin kesin sonuçları, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı ile Cumhurbaşkanlığı Makamına bildirilir, kamuoyuna ilân edilir ve Resmî Gazetede yayımlanır. (2) Seçilen Cumhurbaşkanı adına, Yüksek Seçim Kurulu tarafından Cumhurbaşkanı seçildiğine dair bir tutanak düzenlenir.”
Bu işlemlerin bitmesiyle kimin cumhurbaşkanı seçilmiş olduğu resmiyet kazanmış olur (md. 20).
Bundan sonraki iş, seçilmiş olan cumhurbaşkanına verilmek üzere düzenlenen tutanağın TBMM’de düzenlenecek bir oturumda TBMM Başkanı tarafından seçilmiş cumhurbaşkanına verilmesi ve seçilmiş cumhurbaşkanının and içmesidir (md. 21).
Başka hiçbir işleme gerek yok
Dikkat edilecek olursa, burada kimin cumhurbaşkanı seçildiğinin tesbitiyle Anayasa’nın 101. maddesindeki hükmün doğrudan devreye girmesi ve başkaca hiçbir işleme gerek olmaksızın, cumhurbaşkanı seçilen kişinin TBMM üyeliğinin sona ermesi ve partisiyle ilişkisinin kesilmesi gerekiyor.
Bugünkü durumda, Kanun’un 20. maddesi gereğince YSK tarafından yapılması gereken işlemlerin tamamlanması beklenen 15 Ağustos günü, yani bugün, Recep Tayyip Erdoğan’ın, ‘istifâ’ gibi başka bir hukukî işleme gerek olmaksızın, TBMM üyeliği sona erecek ve AK Parti’yle ilişkisi kesilecektir (Nitekim YSK bugün 18:00 sularında gerekli açıklamayı yaptı).
İki önemli sorun; kongreye katılım ve başbakanlık
Mevzuatın bu açık hükümleri, bugün iki önemli soruna yol açmış bulunmakta: (1) Erdoğan’ın 27 Ağustos’taki AK Parti genel kongresine katılması ve (2) Erdoğan’ın başbakanlığının devam edip etmediği.
Birinci soruyla ilgili olarak Erdoğan’ın seçilmiş cumhurbaşkanı olarak AK Parti kongresine katılması, cumhurbaşkanının Anayasa’ya göre tarafsız olması gereken konumuyla bağdaşmasa da mümkün. Ama Erdoğan’ın AK Parti üyesi ve genel başkanı sıfatıyla bu kongrede hazır bulunması, hele kongredeki hukukî işlemleri gerçekleştiren bir karar organında yer alması mümkün değild ve yapılacak kongrenin (ve kongredeki işlemlerin) iptaline yol açabilir.
Erdoğan’in başbakanlığının devam edip etmediği konusuna gelince: Anayasa’ya göre başbakan olabilmenin ön şartı TBMM üyesi olmaktır ve TBMM üyeliği sona ermiş bir kişinin başbakanlık yapması düşünülemeyeceğinden, Erdoğan’ın başbakanlığı da 15 Ağustos’taki işlemlerden sonra sona ermiş olmalı.
Ne siyasi ne karukuşi!
Bu durumda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün TBMM üyeleri arasından bir başbakan tâyin etmesi ve yeni hükûmet kuruluncaya kadar ‘eski’ hükûmetin, bakanlardan birinin vekâleten başbakanlığı altında görevine devâm etmesi gerekecek.
Bu sözlerimizin bir siyâsî tarafgirlik ürünü veyâ ‘karakuşî’ değerlendirmeler niteliğinde görülmemesi gerekir.
Özal ve Demirel örnekleri
Türkiye’nin siyâsî târihinde üçüncü defâ bir başbakan görevi devâm ederken cumhurbaşkanı seçilmiştir. İlk örnek 1989’da Turgut Özal, ikincisi de 1993’te Süyelman Demirel’in cumhurbaşkanı seçilmesi.
Demirel, merhum Özal’ın vefâtı üzerine 16 mayıs 1993’te seçilmişti ve cumhurbaşkanlığı makamı boş olduğu için, seçilmesiyle eş zamanlı olarak TBMM’de and içerek göreve başlamıştı.
Evren’in mesajı
Buna karşılık Turgut Özal 31 Ekim 1989’da cumhurbaşkanı seçilmiş, buna karşılık 9 Kasım’da görevi Kenan Evren’den devralmıştır. Arada geçen sürede Kenan Evren TBMM başkanlığı’na bir yazı göndermiştir: “Başbakan Turgut Özal’ın TBMM’ce cumhurbaşkanı seçilmesi nedeniyle başbakanlık makamının da boşaldığı anlaşılmıştır. Bu nedenlerle yeni başbakan atanıncaya kadar devlet bakanı ve başbakan yardımcısı Ali Bozer’in başbakanlığa vekalet etmesi ve yeni hükümet kuruluncaya kadar mevcut bakanlar kururunca görevini sürdürmesi rica edilmiştir.”
Bu yazı ve Ali Bozer’in geçici hükûmetin başbakan vekili olarak atanmasının hukukî dayanağı ise dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren’in talebi üzerinde Danıştay’ın vermiş olduğu 30 Ekim 1989 günlü karar.
Değişen ne?
Bugün 1989’a göre değişen tek şey cumhurbaşkanının TBMM tarafından değil de doğrudan seçmenler tarafından seçilmesi.
27 Nisan 2007’de yaşanan ‘vesâyetçi yargı darbesi’ nedeniyle cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesi yönündeki Anayasa değişikliği yapıldığında, bu değişikliği yapan AK Parti, cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılması ve göreve başlaması konularındaki düzenlemeleri değiştirmedi.
2007 değişikliklerinde bu yapılmadığı gibi, cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini düzenleyen ‘Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nda da seçimin sonuçlandırılmasıyla and içme ayrımı muhafaza edildi. Bu durumda 1989’da yaşanan örnek ile bugünkü durum arasında mevzuat farkı yok.
Tartışma olmaması gerekir
Netîce îtibâriyle 10 Ağustos’ta cumhurbaşkanı seçilen Erdoğan’ın seçilmiş olduğunun resmîyet kazanmasıyla birlikte AK Parti ve TBMM üyelikleri ‘kendiliğinden’ sona ermiş olacaktır. Burada bir tartışma olmaması gerekir.
Başbakanlık makamıyla ilgili olarak kanaatim, 1989 örneği ve mezkûr Danıştay Kararı uyarınca hareket edilmesi gerektiği yolunda.
Özen gösterilmedi
Ancak görünen o ki bu görüşün aksi yaygın kabûl görmekte. Kanımca son derece açık Anayasa ve kanun hükümlerine rağmen bir tartışmalı durumun ortaya çıkmasının iki sebebi var.
Bunlardan ilki, demokratik rejimin bir gereği olarak ve hattâ vesâyetçi yargı darbesine haklı bir tepkiyle ortaya çıkmış Anayasa değişikliğini ve buna uygun kânunî düzenlemeleri yaparken gerekli özenin gösterilmemiş olması.
Örneğin cumhurbaşkanı seçiminin sonuçlandırılmasıyla and içme arasındaki hukukî nitelik farkı Cumhurbaşkanı Seçimi Kanunu’nda muhafaza edilmeyip cumhurbaşkanı seçiminin and içip göreve başlamayla sona ereceği yolunda bir düzenleme yapılabilirdi. Bu düzenlemenin Anayasa’nın 102. maddesine aykırılığı ihtimâli olacağı için, aslında bu maddenin de değiştirilmesi düşünülebilirdi.
2007 Anayasa değişikliğinde bu konular düşünülmemiş olabilirse de 2010 Anayasa değişikliklerinde dikkate alınabilirdi. Dikkat edilirse, bütün bu Anayasa değişiklikleri ve kânunlar AK Parti’nin TBMM çoğunluğunun neredeyse tek başına gerçekleştirdiği işlemler. Sorunun temelinde, bu düzenlemeleri doğru dürüst yapamamanın yattığını görmemiz gerek.
Yoksa hukuku ciddiye almama zihniyeti mi?
Bu doğru dürüst düzenleme yapamayışın temelinde ise ve belki de daha vahim bir durum olarak, acaba hukuku (en basit anlamıyla Anayasa ve kânunlar başta olmak üzere mevzuatı) ciddîye almama zihniyeti olabilir mi? Böyle ise -ki bunun böyle olduğunun pek çok başka örneği var- durum gerçekten vahim.
Fiili sistem değişikliğiyle başkanlığa…
Zira bundan sonra, önümüzdeki dönemde Anayasa değişikliği veyâ yeni anayasa yapılmasından önce –ki bunun mümkün olup olmayacağı 2015 genel seçimleriyle belli olabilecek- fiilî bir sistem değişikliğini zorlamak ve ‘Türkiye tipi başkanlık sistemi’ni hayata geçirmeye çalışmak gündeme gelecek.
Hukukî olana bağlı kalmak yerine ‘fiilî durum yaratma’ eğiliminin nasıl bir sistem zorlamasına yol açabileceği hususunu ve bu bağlamda gündeme geleceği anlaşılan başkanlık tartışmalarını bir sonraki yazıda ele alacağım.
*Atılım Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi