
ARDA EKŞİGİL
Alon Liel, 1980’lerin başında Türkiye’de görev yapmış, emekli bir İsrailli diplomat. Uzun kariyeri boyunca İsrail’in Güney Afrika büyükelçiliğini ve dışişleri bakanlığı sözcülüğünü de yürüttü, aynı bakanlığın ve ekonomi bakanlığının müsteşarı oldu, başbakanken Ehud Barak’ın danışmanlığını üstlendi. Emekliliğiyle beraber siyasi faaliyetleri sürdü, Filistinlilerle İsrailliler arasında kalıcı bir barışın sağlanabilmesi için mücadeleye girişti. O kadar ki Yahudi ve Arapların beraber top koşturduğu amatör bir futbol takımı dahi kurdu ve başkanlığını yürüttü.
Türk basınında Gazze’de yaşanan felaketle ilgili birçok yayın yapıldı, yapılıyor. Fakat İsrail’in içinden, İsrail toplumunu ve devletini tüm nüanslarıyla tanıyan ve hakkıyla tanıtabilen seslerin eksikliği de hissediliyor. Bu eksikliği gidermek, İsrail devlet mekanizmasının nasıl çalıştığına, toplumda egemen olan ana akım düşünce kalıplarına ve fay hatlarına bir miktar daha aşina olmak, uluslararası alanda İsrail’in konumunu anlamak için Liel’le sohbet ettik.
Donup kaldık

Kişisel bir soruyla başlamak istiyorum. Hamas’ın 7 Ekim saldırıları sırasında İsrail’deydiniz. Saldırı haberini aldığınızda aklınızdan neler geçti? O gün hissettiklerinizden bahsedebilir misiniz?
Başbakan dahil her İsrailli gibi ben de siren sesleriyle, 06:29’da uyandım. Olağanüstü bir durum olduğunu anladım ama saldırıyı Hizbullah’ın yaptığını düşündüm. Hamas’ın askeri kapasitesi çok düşüktü. Yarım saat içinde, İsrail’in içine sızıldığını anladım. Her İsrailli gibi sürpriz değil, şoktu yaşadığım. Filistinlilerin diplomatik bir ağırlığı vardı fakat askeri güçleri yoktu. Attıkları adım bana intihar gibi göründüğünden ilk başta inanamamıştım.
Kayıplar hakkında bilgiler gelmeye başladı. Bazıları arkadaşımızdı, çünkü sınır boyundaki yerleşimlerde ortanın solundan, siyasal müttefikim diyebileceğim, şahsen tanıdığım birçok kişi vardı. İsimler geldikçe donup kaldık.
Hamas’ın saldırısına İsrail’in verdiği tepki ne derece sürpriz oldu sizin için?
Doğru kelime şok. 7 Ekim’in getirdiği aşağılanma hissi o kadar büyüktü ki herkes bir cevap verilmesini istedi. Barış hareketini destekliyor olsam da ben de istedim. Fakat bir süre sonra hükümetin derdinin intikam almak olduğu anlaşıldı. Köyleri, şehirleri yerle yeksan edip insanları sürmenin stratejik bir açıklaması yoktu. Dünya da bunun bir intikam operasyonuna döndüğünü kavradı.
Bir örnek vereceğim. İran’la çatışmalar sırasında Paris’teydim. İsrail’e yapılan eleştirilerin yerini askeri kapasitemize duyulan bir hayranlık almıştı neredeyse. Alman cumhurbaşkanı, İsrail için “İran’da bizim işimizi görüyorlar” diyordu. (Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel) Macron’la bizzat görüştüm. O da İran’la savaşı destekliyordu. Bizim için müthiş bir dönüm noktası oldu bu, ben de bu çatışmadan sonra duracağımızı tahmin ediyordum. Fakat İsrail, İran’la savaşını bitirdikten sonra Gazze’ye kesintisiz biçimde saldırmaya, insanları yurdundan etmeyi sürdürdü. Akıl alır gibi değildi bu. İran’la giriştiğimiz mücadele düştüğümüz kötü pozisyondan çıkmak için altın bir fırsata dönüşmüştü, fakat bunu kullanmadık. Tek ajandanın Hamas’ı yok etmek olduğunu hepimiz, tüm dünya gördü.
Odak noktası rehineler
Biraz da İsrail toplumundan bahsedelim. Kıdemli bir diplomat ve İsrail’in politikalarını kamusal alanda eleştirmekten kaçınmayan emekli bir bürokrat olarak kendinizi Filistinlilerin haklarını savunurken yalnız hissediyor musunuz? Kamuoyunda aykırı görüşlerin serbestçe ifade edilebilmesi için bir alan var mı hâlâ?
Biliyorsun, dört yıl önce hükümete karşı dev gösteriler yapılmaya başladı. Ben de katıldım bu protestolara. Parçası olduğum için iyi de hissettim. Ama eylemciler tam olarak benim ajandamı takip etmiyordu. (İsrail Başbakanı Binyamin) Netanyahu’nun demokratik kurumları, yargıyı, medyayı, akademik kurumları ele geçirmesine karşı çıkıyorlardı. Biz ise Filistin topraklarının işgaline karşı da sesimizi çıkarmak istiyorduk. Fakat protestoların organizatörleri bunu yapmamamızı rica etti. Arap konuşmacılar davet etmek istedik; bize işgalden bahsetmemeleri koşuluyla gelebileceklerini söylediler. Sonunda küçük bir köşede sloganlarımızı atmamız, çadırlarımızı kurmamız için bir alan açtılar. Kalabalık değildik. Organizatörlere göre yüz binlerce protestocuyu sokağa çağırırken işgal gibi konulara girilmemeliydi, yoksa protestocu sayıları yüz binlerden binlere düşerdi.
Son iki yılda gözlemlediğimiz protestolara da uzaktan bakınca benzer bir hisse kapılıyor insan. Eylemcilerin rehineler için sokaklara çıktığı, Filistinlilerin yaşadıklarına kayıtsız kaldığı görülüyor. Doğru bir izlenim mi bu? Yoksa uluslararası baskı ve Gazze’den gelen görüntüler tabloyu biraz değiştirdi mi?
Odak noktası rehineler tabii. Burada da savaş öncesine benzer bir durum var. Rehine aileleri, bizden protestolara siyaset karıştırmamamızı rica ediyor. Rehineler meselesi siyaset üstü bir mesele olarak görülüyor, işgal çok küçük bir azınlığın hassas noktasıyken rehinelerin akıbeti çok daha geniş kesimleri ilgilendiriyor. Filistin topraklarının işgali meselesini protestoların ana konusu haline getirirsek eylemlerin çapı küçülür.
Türkiye’de öğrendiğim bir kavram: ‘Derin Devlet‘
Son yıllarda giriştiğiniz siyasi faaliyetlerinden biraz da bir diplomat olarak görev yaptığınız yıllara dönelim. İsrail devletinin işleyişine son derece hakimsiniz. İlk olarak merak ettiğim, bürokratik dönüşüm. İsrail’in omurgasını oluşturan seküler elitlerin yavaş yavaş güç kaybettiğini gözlemliyoruz. Netanyahu hükümetlerinin ön plana çıkardığı radikal unsurlar devlette nasıl bir dönüşüme sebep oldu?
Değişimin mahiyetini bir Türk vatandaşı olarak en iyi sen anlayabilirsin. Bizim, yani bir zamanın müesses nizamının başına gelen, Türk sekülerlerinin başına geldi: Dışlandılar. Öyle ki İsrail’de artık yalnızca farklı bir yönetimden değil, farklı bir ülkeden bahsetmemiz gerek. 35 yıl boyunca hizmet ettiğim ülke, bugünkü İsrail değil. Hizmet ettiğim ülkeye tüm kalbimle bağlıydım. Bugünkü İsrail’e sonuna kadar itiraz ediyorum. Değişim dramatik; özellikle bürokraside. Türkiye’de olduğu gibi liyakat sahibi kadroların dışlandığı, daha dindar ve kırsal alandan gelen kadroların öne çıktığı bir süreçten geçiyoruz. Derin bir güvensizlik var. Bizi kendilerinden saymıyor, hatta hain olarak görüyorlar diyebilirim. Yönetim krizinin ve liyakat eksikliğinin ilk sonuçlarını 7 Ekim’de gördük. Yapılan hatalar devasaydı.
Netanyahu hükümetinin sık sık askeri, mülki ve istihbarat kadrolarıyla çatıştığını görüyoruz, özellikle de savaşın ne yön alacağı konusunda. Sizce aralarındaki gerilimin temel sebepleri neler?
Savaştan önce, konu liberal bir demokrasi olarak var olmaya devam edip etmeyeceğimizdi. Seküler gruplar ve Yahudi olmayan yüzde 25’lik kesim için demokrasiyi, yani güçlü ve bağımsız kurumları korumak elzemdi. Karşılarında ise çoğunlukçu bir demokrasi anlayışı olan bir blok oluştu. Burada anahtar kelime, 40 yıl önce Türkiye’de öğrendiğim bir kavram [Türkçe söylüyor]: ‘Derin Devlet’. Daha önce hiç duymamıştım bu kavramı. 7 Ekim saldırısından önce, sağcı hükümetler yıllardır iktidarda olmalarına rağmen bizi de ‘derin devlet’ olmakla suçladılar. Demokratik teamüllerin korunması çağrısını yapanları böyle zan altında bıraktılar. Netanyahu, 7 Ekim’de yapılan fahiş hatalar konusunda hükümetin başı olarak sorumlu olmasına karşın suçu atacak birini aradı. Askerleri ve istihbaratı suçladı. “Beni uyarmadınız, beni uyandırmadınız bile. Her İsrailli gibi 06:29’da sirenlerle uyandım“ dedi. İstihbaratın ve ordunun tepesindeki kadrolar görevlerinden ayrıldı fakat kendisi kaldı. Şu an odağı hariciyeden çok güvenlik bürokrasisi.
Durum apartheid’dan da ağır
Hariciyeden devam edelim biz. 90’lı yılların başında Güney Afrika’da büyükelçi olarak görev yaptınız. O yıllarda Güney Afrika’da apartheid rejimi çöküyor, ülke sömürgeci geçmişiyle bir hesaplaşma yaşıyordu. Diğer taraftan da İsrail, uzun yıllardır bir apartheid rejimi olmakla suçlanıyor. İyi tanıdığınız Güney Afrika’yla İsrail’i karşılaştıracak olursanız bu tespite katılır mısınız? Güney Afrika’nın Adalet Divanı’nda İsrail’e açtığı ‘soykırım davası’nı ne kadar önemsiyor, ne kadar sembolik bir adım olarak değerlendiriyorsunuz?
Bu tespite katılırım. (Nelson) Mandela dönemi boyunca büyükelçi olma şansını yakaladım. Beni oraya atamalarının bir nedeni de 80’li yıllar boyunca İsrail’in Güney Afrika’daki apartheid rejimiyle bağlarını koparması gerektiğini ifade eden diplomatlardan olmamdı! Güney Afrika’yla sıkı bir müttefiklik ilişkimiz vardı. Orada olmak ve apartheid rejiminin çöküşüne tanıklık etmek benim için büyük şans oldu. Daha sonra diplomatik kariyerimin yanısıra İsrail’de apartheid rejimi üzerine dersler de verdim. Batı Şeria’da yaşananların apartheid rejiminin uygulamalarına benzediğini ilk vurgulayanlardanım. Aynı topraklarda yaşayan iki halk için iki ayrı hukuk düzeni oluşturmuştuk. Tabii o zaman temkinliydim, İsrail bir apartheid rejimidir demiyordum açıkça. İsrail’in apartheid pratiklerine yöneldiğini söylüyordum. Bugün ise yaşanan, apartheid’dan da ağır.
Artık savaş suçları, insanlığa karşı suçlar ve soykırım gibi çok daha ağır suçlamalarla karşı karşıyayız.
Dava meselesine gelince… Güney Afrika Uluslararası Adalet Divanı’nda davayı ilk açtığında, bu adımı büyük bir tehdit olarak algılamamıştım. O gün yapılanın soykırım olduğu kanaatinde değildim. Bugün ise hem birçok kanıt birikiyor, hem de birçok ülke -Türkiye, Mısır, Slovenya ve Brezilya gibi – davaya müdahil oluyor. Yani iş ciddileşti. Eğer divan Gazze’de yaşananları soykırım olarak tanımlarsa 15 milyonluk İsrail toplumunun bu yükü taşıması mümkün olmaz. Daha Holokost’un ağırlığı sırtımızdayken soykırımla suçlanıyor olmak çok ağır. Güney Afrikalılar savaşın bir intikam harekatına dönüşeceğini bir anlamda öngörmüş oldu. Fakat iş artık İsrail’le Güney Afrika arasındaki bir mücadele olmaktan çıktı. İş artık dünyayla İsrail arasında bir mücadele olma yolunda ilerliyor.
Netanyahu’yu Batı hükümetlerinin Filistin’i tanıması kadar korkutan bir şey yok!
Tam burada uluslararası güçlerden bahsedelim biraz da. Uzun yıllardır İsrail’in yanında duran Fransa, Britanya, Kanada ve Avustralya gibi ülkeler bir Filistin devletini tanımanın eşiğinde. Amerikan siyasal desteğine rağmen İsrail dünya kamuoyunda savaşı kaybediyor gibi. Bu ülkelerin tutumu hakkında ne düşünüyorsunuz? İsrail’i uzun vadede uluslararası alanda neler bekliyor?
7 Ekim’den sonra ilk iki-üç ay, dünyanın desteğini almıştık. Fakat daha sonra geçen süreye bakınca, uluslararası alanda konumumuz zayıfladı. Savaştan önce Suudi Arabistan’la, Endonezya’yla hatta Türkiye’yle ilişkilerimiz düzelme yolundaydı. Netanyahu (Cumhurbaşkanı Tayyip) Erdoğan’la görüşmüş, birbirlerini davet etmişlerdi. Şimdi dipteyiz. Hatta tahmininin de ötesinde bir bilgi vereyim sana: Netanyahu’yu Batı hükümetlerinin Filistin’i tanıması kadar korkutan bir şey yok!
Bu süreç ilk olarak 11 yıl önce, İsveç’te başladı. Asya, Afrika veya Eski Sovyet cumhuriyetlerinin attığı adımları önemsemedik. Ama demokratik ülkeler farklıydı, onları ‘aileden’ sayıyorduk. İsveç bu adımı attığında hükümet protesto etti. Elçimizi çektik, İsveç markalarını boykot çağrıları oldu. Demokratik bir ülkenin düşmanımızı tanımasına şoke olduk. Bu adımların arkası 10 yıl boyunca kesildi. Ta ki geçen sene İspanya, İrlanda, Norveç ve Slovenya’nın girişimleri başlayana kadar. Yine şoke olduk, elçilerimizi çektik ve bir daha bu adımı atan ülkelerde elçi bulundurmayacağımızı ilan ettik. Şimdi Britanya, Fransa, Kanada, Avustralya ve belki başkaları bu adımı atmış olacak ve biz o ülkelerde elçiliklerimizi kapatamayacağız. Misilleme olarak hükümet Batı Şeria’yı ilhak etmeyi planlıyor, fakat orada da Arap emirlikleriyle yapılan İbrahim Anlaşmaları işi bozuyor. Batı Şeria’nın ilhak edilmesi Körfez emirlikleriyle yapılan anlaşmayı bozacak ve Netanyahu son yıllarda elde ettiği en büyük diplomatik başarıdan olacak. Gazze’yi işgal edersek sorunlarımız daha da katlanacak. Dünya bizi bir köşeye sıkıştıracak.
Batı Şeria’dan ve Gazze’den bahsettik; uluslararası kamuoyunun tepkisine rağmen İsrail’de dünyaya bir meydan okuma havasının baskın olduğu hissediliyor. Sizce ordunun Gazze’ye girişi ve Batı Şeria’da yaşananlara bakıldığında, Filistinlilerin haklarına ve topraklarına tutunabilme umudu gerçekçi mi? Yoksa gelecekleri de bugün olduğu gibi karanlık mı?
Ülkelerinin tanınması Filistinlilere bir miktar umut aşılayacaktır. Birçoğu Gazze ve Batı Şeria’daki felaketten çok kötü etkilendi ve tam bir karamsarlığa sürüklendi. Şu an somut olarak koşullarında iyileşme olmasa da Japonya, Almanya ve İtalya gibi ülkelerin de aynı kervana katılması umutlarının diri kalmasına sebep olacaktır. İsrail geçmişten bugüne daima yanında durmuş tüm ülkelerle ters düştü. Hükümetin bu açmaza cevabı ise tüm dünyanın antisemit olduğu. Bunu İsraillilere anlatmak kolay, çünkü 80 yıl önce de tüm dünya antisemitti. Ne yaparsak yapalım, bizden her zaman nefret edecekler. Fakat İsrail’in tecrit edilmesinin ne kadar tehlikeli olduğunu anlayacak kadar aklı başında bir sürü İsrailli var. İsrail dış dünyaya son derece bağlı ve bağımlı. Bizi asıl tehdit edecek olan dışlanmışlık olacaktır.
En kötü diplomatik ilişkilerimiz Türkiye’yle
Olaylara bir de Türkiye açısından bakalım. Siz Türkiye’de 80’li yılların başında görev yaptınız ve o gün bugündür Türkiye’yle sıkı bağlar kurdunuz. Bize Türkiye serüveninizden bahseder misiniz?
Türkiye’ye, Ankara’ya atanana kadar özel bir ilgim yoktu aslında. O dönem ilişkilerimiz çok gergindi ve büyükelçimiz ülkeden kovulmuştu. Maslahatgüzar olarak bir katibin atanması istenmişti, ben de Şikago’dan maslahatgüzar olarak tayin edildim. Darbeden önce ciddi sokak çatışmaları yaşanıyordu. Ama bir diplomat için iş ne kadar zorsa o kadar heyecanlıdır. Türkiye’ye aşık oldum. Daha sonra Türkiye üzerine doktoramı tamamladım ve İsrail’de bir Türkiye uzmanı olarak tanındım. 90’lı yıllarda müttefik olmamızda ufak da olsa bir payım vardır. Süleyman Demirel, Tansu Çiller, Mesut Yılmaz şahsi dostlarımdı. Hepsini İsrail’de ağırladık.
90’lı yıllar boyunca, diplomatlar arasında Mısır mı Türkiye mi bizim için daha önemlidir diye sorulduğunda oylar eşit çıkardı. Bugün aynı soruyu sorarsak herkes Mısır der, kimse Türkiye demez. 2008’den beri ilişkilerimiz sürekli kötüleşti, güvensizlik kronik bir hal aldı.
Savaştan altı ay kadar önce bir toparlanma başlamıştı. İbrahim Anlaşmaları dolayısıyla Erdoğan’ın dışarıda kalmak istemediğini, ilişkileri toparlamak istediğini düşünmüştük. Bugün resmen diplomatik ilişkilerimiz olan ülkeler arasında en kötü ilişkimizin Türkiye’yle olduğunu söyleyebilirim. Bu statüdeki hiçbir ülke bize Türkiye gibi mutlak ekonomik ve ticari yaptırımlar uygulamadı. Bu yüzden sert bir tabir kullanmak yerinde olacak: Türkiye, İsrail için önemli bir ülke olmaktan çıktı. Erdoğan’ın eleştirileri ciddiye alınmıyor. Yani ilişkilerimiz dibe vurdu diyebilirim. Bu durum ancak Gazze savaşı bittikten sonra toparlanabilir.
İlişkilerin dipte olduğundan bahsettik; gerçekten de iki ülke için askeri çatışma ihtimali dahil her türlü kâbus senaryosu konuşulur oldu. Böyle bir ihtimal görüyor musunuz?
Geçmişe dönelim biraz. 80’li yıllarda İsrail Beyrut’u bombaladı ve işgal etti. O dönem, Türkiye’de birçok insan İsrail’in Türkiye’ye yolu yarıladığını düşünüyordu.
Elbette zaman değişti. Bugün İsrail her yere saldırıyor. Dolayısıyla Yemen’i, Tahran’ı vuruyorsa Ankara’ya da sıra gelebilir algısı var. Bunun mümkün olduğunu düşünmüyorum. Türk ordusunun Yemen ordusu olmadığını çok iyi biliyoruz, NATO üyesi bir ülke olduğunun ve stratejik konumunun farkındayız. Fakat ciddi bir öfke birikimi de olduğu açık. Çatışma çıkarsa, Suriye’de çıkabilir. İki ülke de Suriye’de hak iddia ediyor ve çıkarları birbirine ters. İsrail için istikrarlı bir Suriye tehdit, çünkü müreffeh bir Suriye bir gün Golan Tepeleri’ni bizden talep edebilir. Türkiye ise istikrarlı bir Suriye istiyor. Çıkar çatışmalarımızın sonucu olarak bazı dolaylı meydan okumalar yaşandı aslında; Türkiye’nin ele geçirmek istediği bazı havaalanlarını İsrail vurdu. Şayet doğrudan bir çarpışma olursa bu Suriye’yle sınırlı olur.
PKK, Erdoğan’la mücadele ettiği için dostumuzdu
Kuzey Suriye’deki Kürt hareketinin İsrail’le yakınlaştığı söylentilerine ne diyorsunuz? Türkiye bir gün bölgeye müdahale etmeye kalkarsa İsrail Kürtler adına harekete geçer mi?
Bu benim de çok yakından takip ettiğim bir konu. Kürt hareketinin önde gelen isimleriyle konuştuğumda, bana ‘Erdoğan’la (PKK lideri Abdullah) Öcalan’ın yakınlaşması sizin yüzünüzden oldu’ diyorlar! ‘Nasıl?’ diye sorduğumda, Netanyahu’nun Kürtler lehine açıklamalar yapmasının Kürtleri Erdoğan ve Netanyahu arasında bir seçim yapmaya zorladığını, Kürtlerin de Erdoğan’ı seçtiğini söylüyorlar. Netanyahu’nun açıklamalarıyla Kürtleri güç duruma düşürdüğünden bahsediyorlar.
Kürtlerle ilişkimizin köklü bir geçmişi var. Ülkemizin kurucusu Ben-Gurion, “Araplar bizimle konuşmuyorsa biz de bölgenin Arap olmayan topluluklarıyla konuşalım” demiştir. Bunun üzerine Türkiye, İran, Hristiyan Araplar ve Kürtlerle ittifaklar kurmaya çalıştık. Yani Kürtlerle de epey eskiye giden ilişkilerimiz var. Türkiye’nin, Kürt hareketini silahlandırdığımıza dair öne sürdüğü iddiaların asılsız olduğunu, silah alışverişinin İsrail devletiyle ilişkisi olmadığını söylüyoruz ve zannediyorum bu doğru. Bazı silah tacirlerinin şahsi çabaları olabilir… Fakat Kürtlerin Erdoğan’la masaya oturup müşterek bir geleceğin planlarını yapması, İsrail’in de onları dost olarak göremeyeceği anlamına geliyor. PKK, Erdoğan’la mücadele ettiği için dostumuzdu. Bugün onunla masaya oturduğu için Netanyahu’nun örgütü desteklemeyi bıraktığını zannediyorum.
Başka değil, bambaşka bir ülke
Sohbetimizi bitirirken kişisel bir soru sormak istiyorum. Kıdemli bir diplomat, devletin en tepe noktalarına ulaşmış bir bürokrat olarak İsrail devletinin politikalarına ilk olarak ne zaman eleştirel bir tavır almaya başladınız? Özel hayatınızda ve kariyerinizde sizi İsrail müesses nizamına mesafe koymaya iten dönüm noktaları neler oldu?
Burada, aktif bir diplomat olarak ve emekli bir bürokrat olarak yaşadıklarımı ayırmam gerekir. Muvazzaf bir diplomat olarak altında çalıştığım hükümetlerin yaptıklarına katılmadığım çok oldu. Fakat bunları savunmam gerekti. Üç yıl boyunca bakanlığın sözcüsüydüm. Her gün, genelde yabancı basın mensuplarının sorularına muhatap olduğum basın toplantıları düzenledim. Fakat beni koruyan bir şemsiye vardı her zaman. Yaşanan bir olayın trajik olduğunu kabul edebilir veya farklı bir açıklama yapabilirdim. Fakat aynı zamanda, şunu eklerdim: “Büyük resme bakın. Biz barış istiyoruz. Batı Şeria’yı olası bir barış karşılığında vermeye hazırız.” Uzun vadeli planlarımız, dünyanın bizim hakkımızdaki tasavvuruyla örtüşüyordu.
Bugün görevlerini yapan diplomatlara bakıyorum; onları koruyan bir şemsiye yok. Gazze’de korkunç şeyler yaşanıyor. Bunları gerekçelendirmek, bazen özür dilemek durumunda kalıyorlar. Fakat başlarının üstünde, zamanında beni koruyan şemsiye yok. Çünkü hükümet Filistinlilerle barış istemediğini ilan ediyor. Barışın lafını bile duymak istemediğini söylüyor. Bu da dünyanın kabul edebileceği bir şey değil. Bunun antisemitizmle filan da alakası yok. Kimse İsrail’in sonsuza kadar Ortadoğu’da hava hakimiyetini elinde bulundurmasını kabul etmez. Aynı şekilde, Guatemala’nın Latin Amerika, Rwanda’nın Afrika, Britanya’nın Avrupa hava sahasında hakimiyet kurma iddiasını da kabul etmez. Artık dünyayla ayrıntılar üzerinden değil, büyük resim üzerinden çatışıyoruz.
Benim için kişisel bir başka dönüm noktası, emekli olduktan ve halen siyasal bir ağırlığım olduğu dönemden kalma. Yıllar evvel, bugünkü cumhurbaşkanı Isaac Herzog’un lideri olduğu İşçi Partisi’nin ciddi bir güç olduğu dönemde, Netanyahu’yla bir koalisyon hükümeti kurulması söz konusuydu. Benim de görüşmelere katılmam istendi. Ben de Netanyahu’ya katılım şartımın iki devletli bir barış perspektifinin korunacağı garantisi olduğunu ilettim. Netanyahu kendi kampıyla görüşmeler yapıp bize döndü ve bunun mümkün olamayacağını, aşırı sağ bir kenara, kendi partisinde dahi bu yönde çoğunluğun sağlanamadığını söyledi. Bu benim için bir dönüm noktası oldu. Çünkü o zamana kadar her kurulan hükümet, bu perspektifi korumaya özen göstermişti. O zamandan beri kurulan hiçbir hükümette ise barış ibaresi bir daha yer almadı. Barış ve iki devletli çözüm perspektifinin yok olduğu bir yer, benim için İsrail’in bambaşka bir ülkeye dönüştüğünün işaretiydi. Başka değil, bambaşka bir ülke.
Not: Soruların hazırlanmasında Naomi Cohen’e katkılarından dolayı teşekkür ederim.