ALPER HASANOĞLU
Uzun bir süredir oldukça kaotik bir hayat yaşıyoruz. Türkiye’de ve dünyada. Doğaldır ki bu kaotik ortam uzadıkça çaresizlik duygusu büyüyor ve yayılıyor. Ayrıca bu durumun değişmeyeceğiyle ilgili bir inanç da doğuyor. Savaş yayılıyor. Bombaların patlamaya devam etmesi, güvenli olduğu varsayılan büyük kentlerin de ölümlerden nasibini alması ve ölümlerin biteceğiyle ilgili hiçbir işaretin olmaması mutlak bir öğrenilmiş çaresizliğe neden oluyor. İnsanların gelecekten ümidi kesmesi, kendi etki gücüne ve içinde bulunduğu topluma güvenmiyor olması, toplumsal ve global depresyonun sacayağını oluşturuyor. Peki gerçekten bu kadar ümidi kesmemiz doğru mu? Belki önce bazı tanımlar yapmakla başlayabiliriz işe. Kaotik bir hayat yaşıyoruz dedik. Nedir kaos?
Kaos eski Yunanca bir kelime ve eksiksiz bir düzensizlik, karışıklık anlamına gelir. Kosmos’un ve evrenin zıddıdır. Kosmos düzen demektir, kaossa genişleyen boşluk. Antik Yunan şairi Hesiod’e göre kaos dünyanın öncelidir. Önce kaos vardır sonra dünya. Hiçlik ve boşluk anlamına da gelen kaos, mitolojik olarak evrenin varlığının ön koşuludur.
Rus-Belçikalı, Nobel ödüllü fizikokimyacı ve filozof Ilya Prigogine kimyasal süreçleri gözlerken ilginç bir fenomenle karşılaşır: Bu karmaşık ve dinamik sistemler, belirli koşullar altında, dışarıdan düzenleyici bir etken olmadan, spontan olarak kendi kendilerini düzenleyebiliyorlardı. Belli bir etki altında düzensiz hale gelip ardından tekrar düzenli bir yapıya kavuşuyorlardı. Bu duruma ‘dağınık (dissipative) yapılar’ adını verdi ve bu anlamda bir paradoksu tanımlamış oldu. Bu dağınıklık kaosu anımsatıyordu ve yapı da düzeni temsil etmesi bağlamında bunun tam tersiydi. Dağınık yapılar, stabilitelerini ve kimliklerini korumayı öyle ya da böyle başarıyorlardı. Aynı şeyi toplumsal yapılarda, içinde insan olan sistemlerde de gözlemleyebiliyoruz. Her sistem (tek bir insan, aile, toplum, dünya, evren) memnun olalım ya da olmayalım belli bir düzen ve denge (homeostazis) içindedir. Darbeler düzeni geçici olarak bozar, ama belli bir süre sonra sistem kendi dengesini, düzenini yeniden bulur. Bu bilgi, insanın ve toplumun kaosunu da anlamamızı sağlar.
Resilience kabul etmekle başlar
Kişilerin bu kaotik süreçlere, ruh sağlıklarını koruyarak dayanabilmelerini sağlayan beceriler geliştirebilmek mümkündür. Bu becerilerden en önemlisi ‘resilience’dır. Resilience esas olarak bir fizik terimidir. Resilience’ı anlatabilmek için en çok bambu kamışı örnek gösterilir. Bambu üzerine ne kadar yük binerse binsin esner, eğilir ama kırılmaz. Yük üzerinde olduğu sürece öyle kalır ve yük kalktıktan sonra eski haline gelir. Bunu insan ruhuna ya da toplumlara uyarladığımızda şunu söyleyebiliriz: Sorunlar ve kaos karşısında herhangi bir ruhsal rahatsızlık ya da dejenerasyon geçirmeden kalabilmek ve kaos geçtikten sonra eskisinden daha olgun ve gelişmiş olarak hayata kaldığı yerden devam edebilmek. Esnek ve dayanıklı olabilmek.
İyi haber resilience’ın öğrenilebilir bir beceri olduğudur. Resilience kabul etmekle başlar. Ama bu kabul, tevekkül etmek ya da yenilgiyi kabul etmek gibi pasif bir tutum değil, bir sorunun gerçekliğini, varlığını kabul ederek, onu her yönüyle ve bütün netliğiyle tanımlamak gibi aktif bir tutumdur. Bunu yapabilmenin önemli koşullarından biri kurban rolünden çıkmaktır. Evet kendimizi kurban ilan etmek ve mızıldanmaya başlamak başlangıçta oldukça tatmin edicidir. Arkadaşlarımızla oturur ve sorunun kaynağı olarak gördüğümüz kişiye veya olaya sövüp dururuz. Harika bir mental mastürbasyon. Rahatlarız ama kesinlikle sorunu çözemeyiz. Hatta bir süre sonra çevremizdekiler de bu mızıldanmadan sıkılırlar. Burada önce kurban rolünden çıkmaya, sonrasında da olan bitende kendi sorumluluğumuzu kabul etmeye ihtiyacımız vardır. Sorun demek, şimdiye kadarki davranış biçimlerimizin, başa çıkma stratejilerimizin artık işe yaramıyor olması demektir. Bu anlamda esnek olmak, resilience’ın bir başka önemli özelliğidir.
Aidiyet duygusu, kaos zamanlarında ihtiyacımız olan en önemli şeylerden biridir. Ve resilience’ın önemli bileşenlerinden biridir. Aidiyet duygusunun olduğu yerde eşimiz, dostumuz, tanıdıklarımızdan yardım isteyebilme ve onlarla belli bir dayanışma içinde sorunu çözebilecek kaynakları üretebilme şansına sahip oluruz. Yardım isteyebilmek de insan teki olarak zayıf ve yetersiz olduğumuz gerçeğini kabul edebilmekten geçer. Sorunu çözebilecek motivasyonu ancak iyimser olmakla bulabiliriz. Ama burada işe yarayan, grandiyöz bir “Ben her şeyi hallederim!” inancı değil, gerçekçi bir iyimserliktir. Yoksa bir başka duvara toslamamız içten bile değildir. Bütün bunlar sonucunda ‘sence of coherence’ (uyum ve bütünlük duygusu) gelişir. Sorun anlaşılabilir, çözülebilir bir hale gelir. Yaşadıklarımızın belli bir manaya kavuşmasıysa, ancak kendi uçurumumuza bakma cesareti göstermemizle mümkündür. Herkes kendi uçurumunda kendi gerçeğini görecektir.
Ama düzenin bozulduğu ve dengenin henüz hasıl olmadığı zamanlarda, insan üzerindeki kontrol de ortadan kalkar. Bu kaotik ortam en çok etik ve erdeme zarar verir, insanın içindeki kötünün ortaya çıkmasına neden olur. Freud ‘Uygarlığın Huzursuzluğu’ adlı müthiş eserinde, herkesin belli koşullar gerçekleştiğinde ve cezalandırılmayacağını bildiğinde komşusuna kötülük yapabilecek kapasitede olduğunu söyler. Ve biz bunu Yugoslavya’daki iç savaşta gördük. Sırp ve Hırvatlar bir gün önce barbekü yapıp bira içtikleri Müslüman komşularını boğazladılar, kadınlara ve kız çocuklarına tecavüz ettiler. Bunun tam tersi de olabilirdi, bundan emin olun.
Erdemli olmak bize çocuklukta öğretilmemiş olabilir
Buradan ta 2 bin 500 yıl öncesinden kognitif davranışçı terapinin temellerini atmış olan büyük bir filozofa sıçramak istiyorum. Aristo’ya. Phronesis, Aristo’ya göre erdemli bir insan olmanın ön koşuludur ve Aristocu ahlak felsefesinin en önemli kavramlarından biridir. Türkçe’ye pratik akıl olarak çevrilebilir. Aristo erdemi ikiye ayırarak tanımlar: Ahlaki erdem ve akli erdem. Ahlaki erdem, kişinin kendisi ve içinde bulunduğu toplum için neyin doğru olduğunu bilmesidir. Ama bu yeterli değildir. Doğru olduğunu bildiğimiz şeyin bir de kimseye zarar vermeden doğru bir şekilde hayata geçirilmesi gerekir. İşte bu da pratik aklı (phronesis) gerektirir. Pratik akıl farklı durumlarda nasıl davranacağımız konusunda doğru kararı almamızı sağlar. Doğru kararları vermek yalnızca ilk adımdır. Doğru kararları zorlanmadan eyleme geçirebilmek de bir o kadar önemlidir.
Aklımız der Aristo, ahlaklı kişilik özellikleri geliştirmemizi, erdemli olmamızı sağlayacak hareket ve davranışları seçebilmeli, devamında bunları hayata geçirmemize ve bunu bir alışkanlık, huy haline getirmemize de yardımcı olmalıdır. Erdemli olmak bize çocuklukta öğretilmemiş olabilir, ancak yetişkinlikte bunu tekrar tekrar yaparak bir alışkanlık, bir huy haline getirmemiz mümkündür. Önce düşünür ve davranırız, sonra duygularımız da onlara eşlik eder. Aristo böylece 2 bin 500 yıl önce kognitif davranışçı terapiyi de tanımlamıştır.
Pratik akılla erdeme ulaşmanın yolu, ‘orta doktrin’dir. Yani ölçülü olmak. Neye aşırı meylediyorsak, ne yapmayı aşırı derecede arzu ediyorsak onu biraz törpülemeliyiz der Aristo. Çünkü haz kötü şeyler yapmamıza neden olabilir, acıysa güzel şeylerden uzak durmamıza. Ahlaki ve akli erdeme sahip olmak, ölçülü davranmak, bilgeliğe ve mutluluğa giden yoldur Aristo’ya göre.
Kaos bize kendimizi tanıma fırsatı verir ve şu büyük soruyu sordurur. Hayat nedir? Aristo da kendi kaosunda bu soruyu sormak zorunda kalır. Aristo Makedon bir filozof olarak Platon’un Atina’da kurduğu felsefe okulunda ders verir. Platon öldükten sonra Platon’un okulun başına geçebileceği düşünülen üç aday vardır. Bunlardan biri de Aristo’dur ama o Atina vatandaşı değildir. Diğer adaylardan biri Platon’un yeğeni Speusippos’tur ve felsefe okulunun başına da o getirilir. Aristo bunu kabul etmek istemez. Bu arada Makedon kral 2’inci Philip Atina’nın kontrolündeki bazı Makedon şehirlerini geri almıştır ve Atina’da ciddi bir Makedon karşıtı hava esmektedir. Bu durum Aristo’nun hayatını tehdit eder bir hal de almaya başlar. Aristo’nun hayatının dengesinin bozulduğu zamanlardır ve bu kaotik ortamdan uzaklaşmak ona en doğru karar gibi gözükür. O da Asos’a (Behramkale) yerleşir ve Ege’nin lacivert sularına bakarak, her insanın hayatının böyle evrelerinde sorduğu soruları sorar kendine? “Hayat nedir ve nasıl yaşamalıyım?”
Umut yok mu?
Evet nedir hayat? Bu soruya benim 48 yaşımda, 18 senedir insanların hayatlarını didikleyen biri olarak yanıtım şu: Bilmiyorum! Hayat sabahleyin saatin çalmasıyla uyanmak, uykulu uykulu küfrederek duşa girmek, aynada göbeğine bakmamaya çalışarak soyunmak, birayı azaltmaya karar vermek, işe giderken trafikte küfretmek, Açık Radyo’da Ömer Madra’nın çevreyle ilgili felaket haberlerini dinleyip insanlığa kızmak. Öğlene doğru karnının guruldaması, çişinin gelmesi, işyerinin yakınındaki AVM’deki kafede yediğin kötü sezar salatadan sonra double espressonu içerken yan masadaki harika kadına bakıp karınla değil de onunla evli olsaydın hayatının nasıl da daha güzel olacağının hayalini kurman, o sırada süper yakışıklı fit bir adamın gelip kadına sarılıp onu öpmesi ile yıkılan hayallerin. Hesabı öderken bu hafta sonu artık sevişsek mi diye düşünürken telefonunun çalması ve patronun raporun nerede kaldığını sorması. İşte hayat.
Umut yok mu? Olmaz olur mu? Kaos teorisinin hayatı olumlayan en can alıcı noktası şudur: Güzel bir kelebeğin tozlu kanadı Hint Okyanusu’nda hafifçe suya dokunur ve bu dokunuş Büyük Okyanus’ta bir fırtınanın kopması için gerekli olan reaksiyonun başlamasına neden olur. Kelebek etkisi denir bu dokunuşa.
Bir an gelir hayatın kaosu içinde, dönüşüm gerçekleşmek üzeredir. Kimse fark edemese bile bu anı. Ve bizim çaresizlik duygusuyla hiçbir anlam ve güç atfetmediğimiz o sıradan katkımız büyük bir dönüşümü başlatır ve düzen yeniden kurulur. Düzenin tekrar nasıl kurulacağı sizin için önemliyse kelebeklere inanınız.