ONUR ÖNCÜ
@oencueonur
Devletin son 40 yılda Kürt meselesinin çözümü noktasında çeşitli denemeleri oldu. Bazen ‘süreç’ bazen ‘güvenlikçi’ politikalar… Ama mesele öyle ya da böyle Türkiye’nin ana sorunlarından biri olmaya devam etti. Defalarca ‘süreç’ oldu ancak ‘çözümü’ olmadı. 1 Ekim’deki Meclis açılış resepsiyonunda MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’nin DEM Partililerle tokalaşması, akabinde grup toplantısında Kürt meselesine dikkat çekmesi; nihayetinde Abdullah Öcalan’ın ‘muhatap’ alındığı bir sürece evrildi.
Önceki süreçlere nazaran bu sürecin yürütücülüğü, daha doğrusu gündeme getirilişi, bambaşka bir aktör yarattı. O da Devlet Bahçeli. Özellikle 15 Temmuz darbe girişimi sonrası Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la siyasi ortaklık kuran ve hükümet ortağı olan Bahçeli, son 8 yılda Kürt meselesi için ‘nihai’ çözümünün güvenlikçi politikalar olduğunu ve HDP’nin kapatılmasını birinci gündem maddesi haline getirmişti. Bahçeli’nin Öcalan çağrısı, DEM’e ‘el’ uzatması haliyle temkinli yaklaşmayı gerektiriyor… Ancak Bahçeli siyasiler başta olmak üzere tüm kamuoyunu şaşırttı. Belli ki şaşırtmaya da devam edecek.

Daha öne milliyetçi bir partinin ‘merkezde’ olduğu bir süreç gelişmemişti. Bahçeli’nin Kürt meselesindeki hamlelerini nasıl okumamız gerekiyor? Milliyetçi cephe bu meselesinin çözümü noktasında ne yapabilir? Milliyetçileri ve MHP’yi yakından takip eden gazeteci Kemal Can, sorularımızı yanıtladı.
Bahçeli bu hafta el yükselti, “Öcalan Meclis’e gelsin, PKK’nin lağvedildiğini söylesin” dedi. MHP içinden kopan İYİ Parti Genel Başkanı Müsavat Dervişoğlu, Bahçeli’ye urgan atarak yanıt verdi. Genel bir soruyla başlayalım; tüm bu yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bahçeli’nin bu konuda çıkış yapması pek çok çevre açısından şaşırtıcıydı. Hem zamanlaması itibarıyla hem yakın bir zamanda Bahçeli’nin edindiği rol itibarıyla hem de açıklamayı yapmakta koyduğu çıtanın biraz yüksek olması bakımından şaşırtıcıydı. Galiba şaşırtıcılık özel olarak düşünülmüş.
Neden?
Çünkü bir zincir olarak gelişti olay. El sıkmayla başladı sonra aşama aşama bir tür el yükselterek sonunda grup toplantısındaki şaşırtıcı gelen çıkışla tamamlandı.
Bahçeli, 2015’ten itibaren bu iktidar kombinasyonu içerisinde önemli bir kanadın lideri. Sadece MHP’nin oy desteğiyle ya da milletvekili desteğiyle iktidara verdiği destekten ibaret olmayan bir temsiliyet kabiliyeti var. Hatırlanırsa bundan çok kısa bir süre önce tam tersi iddialar gündemdeydi. İşte Erdoğan açılım yapacak ama Bahçeli engel çıkartıyor ve onu tasfiye ederek hatta onu sırtından atarak bu açılıma gidecek ama Bahçeli direniyor… Bugün gelinen denkleme baktığımızda, parametre tamamen değişmiş durumda ve açılım ya da her neyse -bu sürecin ismini vermek her zaman sorunlu- ama süreç olduğu çok açık. Hatta sürecin başlayıp başlamayacağını konuşmanın bir anlamı yok, sürecin tam da içindeyiz. Süreç işliyor. Bu süreçte belirleyici aktörün kim olduğu ve iktidar egemen bloğu içindeki hegemonya mücadelesinde kendi pozisyonunun nasıl olduğunu, bundan sonra nasıl şekillenebileceğini ve buradaki belirleyici aktörlerin kim olduğunu tarif eden bir içeriği var.
Burayı biraz açabilir miyiz?
Öcalan’ı öne çıkartıyor ve hatta Öcalan-DEM eksenine işaret ediyor ama buna karşılık Selahattin Demirtaş ve Kandil’i dışarıda bırakan bir muhataplık tarifi yapıyor. Bu rastlantısal bir tarif değil. Çünkü daha önceki adı çözüm olmakla beraber hiçbir şeyi çözmemiş olan süreç, muhataplarını başka türlü kurgulamıştı. Gene bu aktörler devredeydi ama muhataplık başka bir eksende şekilleniyordu. Dolayısıyla bu meselenin aktörlerini tarif eden, bu meselenin sınırlarını ve çıtasını yine belirleyen, nasıl 2015’ten itibaren bu güvenlikçi politikanın, kırmızı çizgilerin müfettişliğini MHP üstlendiyse, nasıl iktidarın ideolojik çevresini MHP belirliyorsa, açıkçası bu sürecin de sınırlarını ve çerçevesini belirleme inisiyatifini aldı. Üstelik de hiç giremeyeceği, neredeyse hiç var olmadığı sayılan alana hegemonyasını yayarak yerleşiyor bu pozisyon.
Burada çok yaygın ve çok ikna edici bulunan bir değerlendirme var. O da anayasa meselesi gündemde. İşte Erdoğan’ı kurtarmak için Bahçeli inisiyatif aldı, bir hamle yaptı, DEM’in meclisteki ağırlığıyla ilgili bir aritmetik toplam yapılıp meselenin bundan ibaret olduğu söylendi. Meselenin böyle bir tarafı olabilir. Bunu tamamen dışarıda bırakacak bir geçmişimiz yok. Çok kolay böyle akıl yürüten birileri vardır ve bu denklemin bir yerinde karşılığı var. Bundan ibaret mi? Çok emin değilim. Evet, bu iktidarın uzatılması, bu iktidarı var eden egemen bloğun hegemonyasını büyüterek önündeki siyasi ve ideolojik engelleri de bir tür etkisizleştirerek sağlamlaştırmaya çalışıldığı ortada. Ama bunun iktidar içi hegemonya mücadeleleriyle bir bağlantısı olduğunu düşünüyorum.
Dolayısıyla basit aritmetikte bile eksik taraf var. Bu aritmetikle sadece açıklarsak, bir tarafı özelikle DEM’i, Kürt siyasi hareketini, hatta DEM’e oy vermiş seçmeni de bir tür iradesiz bir kalabalık haline dönüştürerek yorum yapmak gibi bir yanlışa düşmek var. Çünkü bu meclis aritmetiğinde DEM’i eklesek bile referandum gerektirmeyecek 400 sayısına zaten ulaşılamıyor. Ancak referandumla bir Anayasa değişikliği denklemi ortaya çıkıyor ve o denklemde bu Anayasa değişikliğini geçirebilecek toplumsal desteği sağlayabilmesi için de Kürt seçmenlerin de ya da DEM’e oy vermiş bütün seçmenin bu uzlaşmaya ya da ‘pazarlığa’ uygun davranacağı gibi bir varsayım yürütüldüğü sonucu çıkıyor. Ben bunların çok rencide edici olması bir tarafa çok gerçekçi de olmadığı kanaatindeyim. Bu evet, faktörlerden biri. Yine aynı şekilde dış faktörlerden bahsediliyor. Bunların da etkisi olduğunu düşünüyorum ama belirleyici olan şeyin, bu iktidarın zayıfladığı bir alanda yeniden hareket edebilir hale gelmek için bir atak yaptığını ve bu atağında yürütücüsü, başlatıcısı ve muhtemelen kontrol merkezinde de Bahçeli’nin öyle dışarıda bırakacağı bir süreç halinde işlemeyeceğini anlıyoruz. Bahçeli’nin bu çıkışını böyle yorumladım.
MHP’den ayrılan bir İYİ Parti gerçekliği de var. Sağ’ın Kürt meselesine bakışını konuştuğumuz için İYİ Parti’yi de sormak istiyorum. Müsavat Dervişoğlu’nun Bahçeli’ye urgan atması çok ağır. İYİ Parti’nin bu sert çıkışını nasıl okumamız lazım? Ya da Bahçeli’nin bu çıkışını onlar da beklemiyordu ve bu politika karşısında bir pozisyon almakta zorlandılar mı?
Bence öyle. Yani dar bakışlı bir refleks gösterdiler. Zaten İYİ Parti 2023 seçimlerinden itibaren daha sonra Meral Akşener süreci, 2024 seçimindeki pozisyonu, daha sonra bir türlü tam olarak ne olacağına ilişkin kararsızlığı vs birçok ontolojik sorunla baş etmek zorunda. Ve bu gelişme karşısında siyasi bir pozisyon almaktan çok bilindik bir reflekse sarıldı.
Belki buradan bir fırsat penceresi de doğduğunu düşünmüş olabilir. Çünkü Bahçeli’nin bu pozisyonu almasıyla birlikte milliyetçi muhalefet diye tabir edilebilecek bir alanda bir hareket imkanı çıkacağı, hatta iktidara karşı oluşan reaksiyonda ve muhtemelen devam ederse bu sürece tepkiden doğabilecek bir siyasal potansiyeli kendi hanesine ekleyebilecek hızlı bir atak yapmak istedi. Burada da çok bilindik bir sembolik hamasete sarıldı ama Bahçeli’nin cevabı daha ironikti. Bahçeli alınganlık göstermeyip bir tür özgüven gösterisi olarak o ipin kendisine getirilmesini istedi. Daha ilginç olan, o ip de ona getirildi… Bu başka bir sembolik anlam taşıyor. Yani istediği zaman oradan her şeyi alabileceğine ilişkin bir işareti de içeriyor… Bu, defalarca çok sert dönüşler yapmasından sonra tamamen misyonuna aykırı davrandığı için taban kaybedeceği, hatta sıfıra ineceği iddialarına rağmen devam eden, hatta siyasi etki ve etkinliğini büyüterek devam eden bir pozisyonu korumasıyla sağlanmış bir özgüven…
Mesela 2015 de çok kritik dönümlerden biridir. Bahçeli, MHP’nin 2003’teki kongresinde Erdoğan’ı bir beka sorunu olarak işaret etmiş ve milliyetçilerin onu durdurmasının görev olduğunu söylemişti. 15 sene sonra yine MHP kongresinde milliyetçilerin görevinin Erdoğan’ı desteklemek olduğunu söyledi. Sonrasından yapılan yorumlarda, “kapıya kilit vuracak, artık siyasi misyonu olmayacak” dendi. Ama aradan geçen sürede bu cümleleri kuranların hemen hepsi MHP’nin iktidar içinde nasıl bir yetkinlik kazanmaya başladığını anlattı. Hatta son seçimler bize gösteriyor ki, bunun seçmen bazında da çok da farklı bir görünümü yok. Ciddi bir yarılma olan İYİ Parti gibi bir kopmanın ardından bile, ilk andan itibaren o yüzde 10’luk barajı koruyan bir MHP görüntüsü var. Bunlar işin reel politik tarafları. Bahçeli açısından İYİ Parti ile gireceği bir milliyetçilik mücadelesinden yenik çıkacağı gibi bir endişenin olduğu kanaatinde değilim. İYİ Parti’nin şu anki yapısında da bu yarıştan kazançlı çıkmaları o kadar da garanti bir pozisyon değil.
Peki MHP gerçekten de Kürt meselesinin demokratik çözümü noktasında bir ‘katkı’ sağlayabilir mi?
Burada kritik olan şey, çözüm diye kurulan cümlenin altının nasıl doldurulduğuyla ilgili…
Tabii güvenlikçi politikaları ele alıyorsak o da bir ‘çözüm’.
Bahçeli, Kürt meselesinin iç dinamiklerindeki ağırlığının başka bir düzlemde kontrolüne ya da mevcut statükonun risklerini arttıran değil, o riskler için geçici bir süreyle de olsa dışarıda tutulabilen bir şeye dönüşmesi konusunda hiç de çekinceli davranmayabilir. Bunu nereden biliyoruz? Mesela idam cezasının kaldırılmasından… Bahçeli çözüm süreci döneminde retorik düzeyini aşan sert bir muhalefet de yürütmedi. Çok sembolik, aynı İYİ Parti’nin kendisine attığı ip gibi… 2007’deki bir mitingde attığı bir ip vardır…
MHP’nin çözüm sürecinin tamamında iktidar için çok yıpratıcı bir siyaset yürüttüğünü açıkçası düşünmüyorum. Çok retorik düzeyinde kalan, hatta bir açıdan iktidarın işine yarayan bir kontrast göstermek, yani o muhalefetin aslında arkaikliğini gösterip, kendisini o demokrat ve çözümcü iddiasını gösteren bir motif olarak kullandığını bile düşünüyorum. Meselse ip atma açıkçası AKP’yi gerileten değil, AKP’nin kendi açılım politikasını hem yurt içinde hem dışında daha anlamlı bir şey olarak sunmasına yarayan bir sembolik çıkıştı.
Bu açıdan baktığımızda hem Devlet Bahçeli’nin, hem Bahçeli’nin temsil ettiği Türkiye’nin devlet refleksinin Kürt meselesiyle ilişkisi, herkesin düşündüğü gibi demokratik bir çözüm perspektifiyle değil, pek çok sorunda da olduğu gibi bu sorunu yönetebilme sınırlarını tutmak ve onu o sınırlardan taşabilecek bir risk unsuru olmaktan çıkartmak üzere kurgulanmış. Nitekim aslında daha önceki süreçte, doğrudan devlet organlarının dahli ve onayıyla başlatılmış bir süreçti. 2009’da Oslo’ya giden heyetin başında MİT müsteşar yardımcısı vardı. O dönem çözüm süreci devam ederken AA Kandil’den canlı yayın yaptı. Dolayısıyla bu süreç sonu çözümle bitecek olsa ya da olmasa da eğer kullanışlı bir şey haline geliyorsa burada esneyebilecek yerlerin çok fazla olduğunu düşünebiliriz. Zaten Bahçeli’nin grup konuşmasındaki çıta da böyle bir şeydi.
TUSAŞ saldırısı sonrası Devlet Bahçeli “provokasyon” açıklamasında bulundu. TUSAŞ saldırısına hızlı bir şekilde “provokasyon” demesi, aslında önceki gün söylediklerinin arkasında olduğunu da gösteriyor.
Bahçeli, erken bir aşamada açıklama yaptı. Doğrudan adres ve fail belirten bir dilden kaçındı. Doğrudan hedef işaret eden, daha önce pek çok meselede olduğu gibi uzattığı elin kaçırıldığı imasını bile içermeyen bir tutum aldı. Mesela ‘normalleşme‘ sürecinde Erdoğan, “Bizim yaklaşımımızın kıymetini bilemedi bu Özgür Özel” diye açıklamalar yapmıştı. Bahçeli böyle kritik bir saldırını sonrasında kolaylıkla “Uzattığımız elin kıymeti anlaşılamadı” diyecekken bunu demekten şimdilik kaçındı. Bunu erteledi.
Devlet ile Öcalan görüşmesinin bir süredir devam ettiği, görüşmelerin belli bir olgunluğa gelmesinden sonra da Bahçeli’nin böyle bir ‘açılım’ hamlesi yaptığı konuşuluyor. En baştaki soruma gelmek istiyorum. Orada bir figür olarak Bahçeli’den bahsettik. Devletin bu görüşmesinden sonra Bahçeli’nin ön plana çıkmasının solda veya genelde bir karşılığı olur mu?
Daha önceki süreçte de benzer sorunlar vardı. Ama o zaman Erdoğan’la ilgili kanaatler, henüz Müslüman demokrat, AB perspektifli pozisyonunu değiştirmediği için, o kadar hırpalanmamıştı. Ama son 8 senedeki sürece bakarsak, Bahçeli’nin veya güvenlikçi politikaların belirleyici rolü kadar, Erdoğan’ın siyasi pozisyonu da Kürt siyasetinin yaklaşımı da belirledi. “Seni Başkan yaptırmayacağız” üzerinden başlayan siyasi meselenin de bu 8 yılda sadece devletin ve Bahçeli’nin temsil ettiği güvenlikçi siyaset dışında reel politik bir karşılığı da var.
Bugün gelinen noktada Erdoğan ile Bahçeli’nin inandırıcılık ölçülerine baktığımızda, Erdoğan ne kadar inandırıcı olabiliyorsa, Bahçeli o kadar inandırıcı olabilir. Az önce bahsettin ya, devletin görüşme yaptığını ve belli bir olgunluğa eriştiğini vs. Aslında 2015’teki süreç de böyle cereyan etti. Bir önceki süreç, 2015 sonrasındaki süreci hazırlayan taşları yerlerine yerleştirdi. 2015 süreci de Erdoğan iktidarının devletle vesayet mücadelesini bırakıp ortaklığa razı olmasıyla realize olmuş bir süreç. O ortaklık tesis olduktan sonra Bahçeli pozisyon değiştirdi, muhalefet olmaktan vazgeçti. Şu an sürecin izlemeye başladığımız kısmının başlangıç noktasının olmadığı kanaatindeyim. Sürecin bizim görmeye başladığımız noktadan daha önce başlamış olma ihtimalinin yüksek olduğunu düşünüyorum.
“Erdoğan’ın haberi yok” iddiaları da var. Bunlar çok gerçekçi değil. Bahçeli’nin açıklamalarından sonra, TUSAŞ saldırısının olduğu gün, 5.5 yıl sonra İmralı’da bir görüşme oldu. (DEM Parti milletvekili Ömer Öcalan, amcası Abdullah Öcalan ile İmralı’da görüştü)
MHP’nin de içinde olduğu bu süreçte, bir provokasyon olma ihtimalini nasıl düşünüyorsunuz?
Önceki süreçle çok benzeyen tarafları var. En benzeyen taraflarından biri de provokasyonların eşlikçiliği. Yani, önceki süreçte, Erdoğan’ın “Öcalan’la görüşüyoruz” açıklamasından hemen sonra Paris saldırısı gerçekleşmişti. (2013’te PKK kurucularından Sakine Cansız ile birlikte Fidan Doğan ve Leyla Şaylemez Paris’te suikast sonucu öldürüldü.) O sefer tersten bir provokasyon hamlesi olarak yaşanmıştı. Peşinden de pek çok provokasyon takip etti… Şimdi de beklenen bir şey…
MHP’nin ön ayak olduğu ‘süreçte’ DEM Parti’nin şu ana kadar ki tutumunu nasıl okumamız lazım?
Şöyle bir zorluk var, Bahçeli’nin başlattığı ve bir tür önde yürüdüğü bir sürecin kesintisiz ve koşulsuz destekçisi gibi bir pozisyon açıklamak kolay bir şey değil. Zor bir durum. Mesela Selahattin Demirtaş, “Öcalan çıksın onun arkasında dururuz” dedi. Yani Bahçeli’nin arkasından yürümek yerine muhatap olan başka bir aktörün de hazır olduğunu ve bunun gereğini yapacağız demesi üzerine “biz de üzerimize düşeni yaparız” dedi…
DEM Parti de bir yandan bu zor durumu yönetmeye çalışıyor diğer yandan da İYİ Parti’nin düştüğü gibi hızlı bir reaksiyonla boşa düşmek ya da çok yüksek çıtalı pozisyon almaktan kaçınmaya çalışıyor. Hatta hemen Bahçeli’nin çıkışından sonra, “Adres meclistir, CHP olmadan bu iş olmaz” diye çıkışı bu anlamda çok pozitifti. Aynı şekilde, CHP de bunu bir basit fırsat görüp, “Bahçeli de döndü, bakın kimler kimlerle beraber” tarzında bir siyasete girişmedi. Zor ama ihtiyatlı ve bu anlamda da pozitif, kendilerini en azından riske sokmayacak hareket alanını geniş tutacak bir durumda kalmaya çalıştıklarını görüyorum. Zor bir durum ama şimdiye kadar büyük bir hata yaptıklarını düşünmüyorum.