Ve işte, Türkiye’yi yönetmekle sözde mesul olanların 2011’de Suriye başkentine fırlattıkları yıkım bumerangı sahibine geri döndü ve maalesef ülkeye büyük hasar verdi. Kısa ve özlü bir “hasar raporu” şöyle derlenebilir:
En büyük hasar Türkiye’nin toplumsal dokusunda meydana gelmiştir. Birkaç gün süren “Kobani olayları” sırasında ilk kez Türkler ve Kürtler birçok şehrin sokaklarında karşı karşıya geldiler. Kürtler arasında da PKK-Hüda Par (Hizbullah) çatışması yaşandı. “Kobani olayları” Türkiye’de bir toplumsal çatışma ve hatta iç savaş ihtimalinin varlığını ve bunun çok ciddiye alınması gerektiğini gösterdi. Türkiye’den dünyaya yansıyan “etnik çatışma” tablosu ülkenin imajını hasara uğrattı.
Ama kayıp bununla sınırlı kalmıyor… Kobani’nin içinde PYD-IŞİD çatışması sürer ve kasabada kalan siviller katliam tehdidi altında yaşarken sınırın öte tarafında dizilmiş bekleyen Türk tanklarının görüntüsü, dünyaya Türkiye’nin bu trajediyi seyretmekle yetindiği imajını yayıyor. Bu imaj, Türkiye’nin cihatçılara yardım ve yataklık ettiğine dair dünyada yerleşmiş bulunan kötü şöhretiyle birleştiğinde, hasar daha da büyüyor.
Kobani olaylarından HDP projesi de hasarla çıkmıştır. HDP’nin bir Türkiye partisi olmasının önündeki en büyük dirençlerden biri bu partinin BDP’den miras aldığı siyasi kültürdü. HDP bu krizin ilk günlerinde, 10 Ağustos Cumhurbaşkanlığı Seçimi’nde yüzde 10’a yakın oy almış bir Türkiye partisi gibi değil de bir Kürt bölge partisi gibi davrandı. HDP’nin 6 Ekim’de yaptığı, “Halklarımızı sokağa, alan tutmaya ve harekete geçmeye çağırıyoruz. Bundan böyle her yer Kobani’dir” şeklindeki çağrısı siyaseten hataydı.
… HDP kadar, “barış ve çözüm süreci”nin geleceği de Kobani’deki durumla çok yakından ilişkili. Hükümet tehditler savurmak yerine Kobani hasarını onarmak için süreçte hareketlenme yaratmalı.