ALPER HASANOĞLU
Eylülden sonra en sevdiğim aydır mayıs. Eli kulağında geliyor. Bahçedeki erguvan yeşile döndü. Kocaman bir tanker, ‘Dugi Otok’, geçiyor Kandilli önlerinden. Boğaz’ın en zor yerlerinden biri burası. Bebek önlerinden, Kandilli ve Kanlıca’ya, oradan Beykoz açıklarına gelirken Boğaz’ın yaptığı o ‘s’. ‘Dugi Otok’, çok iyi bir manevra yapmak zorunda Demirören’lerin ve Koç’ların yalılarına çarpmadan Karadeniz’e devam edebilmek için. O yaşlı kadını anımsıyorum, bütün gece kaygıyla oturup gelip geçen teknelerin yalıya çarpıp çarpmayacaklarıyla ilgili fenalıklar geçiren.
İnsan Türkiye’nin bu haline rağmen hayatından memnun olamaz mı? Ülke böyle diye mutsuz mu olmalıyız? Hayatımızdan memnun olmamız duyarlılığımızdan bir şeyler eksiltir mi? Bence değil. Eğer memnun olmanızın nedenlerinden bir kısmı başkaları için bir şeyler yapmanızla ilgiliyse. Ya da siz en azından başkaları için bir şeyler yaptığınızı düşünerek hareket ediyorsanız.
Neyi mi kastediyorum? Örneğin Türkiye’nin çok önemli sorunlarından biri olan çocuk istismarı konusunda üç beş duyarlı insan bir araya gelip bir şeyler yapmaya çalışmak. Belki de bir kelebek kanadının durgun bir suda yaratabileceği dalga kadar etkimiz olacak. Belki de bu konuda yapılan başka katkıların ardından bir fırtınanın çıkması için yalnızca o kadarcık bir etkiye ihtiyaç var. Ya da bizim fırtınayı başlatmayacak bu kelebek kanadı etkimiz başka kelebek kanatlarının fırtına koparmasına vesile olacak.
Sonuç olarak biz, birkaç kendini bilmez saatlerce tartışa tartışa, bazen birbirimize sinir ola ola ama birbirimizin iyi niyetinden bir saniye bile kuşkuya düşmeden Türkiye’de iyice ayyuka çıkmış çocuk istismarı ve özellikle çocukların cinsel istismarı konusunda, belki bir çözüm önerisi de sunabileceğimiz bir çalışma içindeyiz. Bu çabamız sonucunda tek bir çocuğun evinde bir yakını tarafından cinsel tacize uğramasını engelleyebilirsek cennetten bir köşeyi garantilemez miyiz sizce? Bu benim hayatımdan memnun olmama neden olan projelerden bir tanesi.
Bir diğeri, psikoterapi alanında bir eğitim projesi. Türkiye’ye geldiğimden beri çeşitli vesilelerle yakındığım bir konudur psikiyatr ve klinik psikologların psikoterapi eğitimi konusundaki eksiklikleri. Kimi psikiyatrlar bu konudaki yakınmalarımı ‘meslektaşlarıma çamur atıp kendi muayenehaneme birkaç ‘müşteri’ daha fazla kazanmak’ için yaptığım bir propaganda olarak yorumlayıp beni suçlasa da, ben bu yakınmalarımdan hiç vazgeçmedim, vazgeçmeyeceğim de. Çünkü, Türkiye’de bile, insanların uygun tedaviye ulaşma hakları var.
Psikiyatr ve klinik psikologların kognitif davranışçı terapi konusunda eğitim alabilecekleri iki kurum var şu anda. Bir tanesi sevgili Mehmet Zihni Sungur’un Kognitif Davranışçı Terapiler Derneği, diğeri de sevgili Hakan Türkçapar’ın Bilişsel Davranışçı Psikoterapiler Derneği. Psikeİst ve İstanbul Psikanaliz Derneği de psikanaliz alanında terapist yetiştiriyor. Ama Türkiye’deki ihtiyacı bu derneklerin karşılaması mümkün değil. 150 bin kişilik Basel’de üç kurumun eğitim verdiğini düşünürseniz ne demek istediğimi anlarsınız.
İstanbul Beykoz’da 2013 yılında bir devlet üniversitesi kuruldu. Üniversiteyi zamanın Türk ve Alman cumhurbaşkanları açtı. Türk Alman Üniversitesi, TUI. Esas eğitim dili Almanca ve Türkçe ama bazı alanlarda İngilizce yüksek lisans programları da var. Eğitim verdikleri her alanda Almanya’nın önemli bir üniversitesiyle ortaklıkları var. Rektörü hukuk profesörü Dr. Halil Akkanat. Akkanat üniversitenin hızla büyümesi, adını duyurması, eğitim verilen alanların hızla çoğalması için elinden geleni yapıyor. Güzel ve işlevsel projeleri Alman devleti maddi olarak da destekliyor.
Ben bundan iki yıl kadar önce Akkanat’tan randevu talep etmiş ve bir psikoterapi enstitüsü kurma isteğimden bahsetmiştim. O sırada, Beykoz’da harika bir yerleşkede ama henüz birkaç derme çatma binadan ibaret üniversitede, bu isteğimi hayata geçirmek olası değildi. Bir iki sene içinde bunu yapabileceğimizi, bağlantıda kalmamızı istemişti sayın rektör. Doğrusu Akkanat’ın tavrından, beni nazikçe ‘sepetlediğini’ düşünmüştüm. Oysa öyle değilmiş. Bir ay kadar önce bana ulaştı ve hala bu konuda fikren aynı yerde olup olmadığımı sordu. Ve ben bir psikoterapi eğitim programı oluşturmak ve hızla hayata geçirmek üzere düğmeye bastım. Hayatımdan memnun olmam için önemli bir neden değil mi bu?
Yıllarca keyifle çalıştığım Remzi Yayınevi’nden ayrıldığımı daha önce de yazmıştım. Doğan Kitap’la anlaştım. Beni ikna eden sevgili Ebru Değirmenci oldu. Doğan Kitap’ın deneyimli editörlerinden Ebru. Delicatessen’de içtiğimiz kırmızı şarapların da etkisi oldu mu ikna olmamda bilmiyorum ama sonuçta, Aşkın Halleri’nin genişletilmiş yeni baskısı mayıs sonunda Doğan Kitap’tan yayınlanıyor. Ben hem her bölümü ayrı ayrı gözden geçirdim, hem de kitapta hiç olmayan bölümler ekledim. Bölümler deyince gözünüz korkmasın, kitap iki katına çıkmadı elbette. Yeni bir kapak, yeni bir yayınevi; sanki yeni kitabım çıkacakmışım gibi heyecanlıyım. Sözleşmemize göre ‘yepyeni’ kitap da Ocak 2017’de. Ben hayatımdan memnun olmayayım da kim olsun?
Başka?
Evde iki dişi kedi var. Mabel ve Luna. Bunlar kızım Eylül’ün koyduğu adlar. Ben Arap ve Sarı diyorum. Ben daha düz bir adamım kızımın rafine dünyasına göre. Oğlum Yağmur kısırlaştırmamızı istemedi kedileri. İlla ki yavru kedi görmek istedi ve şimdi evde dokuz tanesi yavru olmak üzere 11 kedi var. İki ay içinde sahiplendirilmeye hazırlar. Haberiniz olsun. Şimdi ben bunu hayattan memnun olmak için bir neden olarak görmeli miyim, hemen bilemedim. 11 kedi. Gerçi bunu evde bize yardım eden çocukların Yağmur Abla’sına sormak lazım sanırım.
İşte böyle. Güzel bir cumartesi sabahı. Ben saat 09.00 olmadan yazımı yazdım bitirdim. Eylül yeni uyandı. Telefonunda kısa komik videolar izleyip kıkırdıyor. Önce beni, kocaman sarılıp öptü tabii. Ben kahvemden küçük yudumlar eşliğinde Diana Krall’ın All for You albümünü dinleyerek yazımı yazdım. Zona’m görünürde geçti ama ağrısı olanca hızıyla devam ediyor. Her gün düzenli Lyrica alarak bu ağrıyla boğuşuyor ve hayatıma devam ediyorum. Yağmur’la Arda (Yağmur Abla’mızın oğlum Yağmur’la yaşıt oğlu) henüz uyanmadılar. Bugün beni çocuklarla yoğun bir program bekliyor. Arada bir iş toplantım var. Nasıl araya sıkışacak, göreceğiz. Hayat nasıl da kendi akışına bizi de katarak devam ediyor. Benim elimden gelen bu kadar.
Kendimden ve hayattan memnunum ama Türkiye’den şikayetçiyim. Daha iyisini hak ettik biz. Ve daha iyisi olsun diye kelebekleri serbest bıraktım ben.
Hadi siz de bir şeyler yapın!