İstanbul gecelerinin Ece'si: En çok yazarken ve yemek yaparken kendim gibiyim

 

ERAY ÖZER

erayozer@diken.com.tr

İstanbul eğlence hayatının Ece’si o. Gazetecilerin, yazarların, şairlerin eksik olmadığı meşhur Ece Bar’ın sahibi. Şimdilerde Beyoğlu Asmalımescit’te devam eden işletmeciliğinin yanında artık bir de yazar kimliği var.

Ece Aksoy’un dergilerde başlayan ve çocukluğuna dayanan yazarlık serüveni Doğan Kitap’tan çıkan ‘Yemekte Rüzgar Var’ kitabıyla devam ediyor. ‘En çok yazarken ve yemek yaparken kendim gibiyim’ diyor, ‘en çok bu ikisini yaparken mutlu oluyorum.’

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Gazeteciliğe başlayalı çok kısa bir zaman olmuştu. Radikal’deydim ve o akşam bu mesleği icra edenlerin pek sevdiği bir etkinlik, yemekli bir kutlama vardı. Artık kuruluş yıldönümü müydü, yemek yemeye bir sebep oluşturacak başka bir yıldönümü müydü, hatırlamıyorum.

Kuruçeşme’de bir mekana gittik. Hayal meyal gözümün önünde. Sahnede Yunan müziği çalan bir grup vardı. Biz çömezler niçin oraya gidiliyor, orası neresi bilmiyoruz tabii.

Tecrübelilerden bir ağabeyin yanına oturdum, sohbet esnasında herhalde ben sormuş olacağım ki ‘Ece’nin yeri burası’ dedi bana. ‘Meşhurdur. Gazeteciler, yazarlar, şairler gelir hep. Asıl ekip yukarıda takılır.’

Yukarısı mı var, orası nasıl acaba diye düşünüp, gecenin sonunda çıkarken üst kata kafamı uzatmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Ve bir arkadaşımın ‘Hadi Eray, gidiyoruz’ çağrısıyla bu girişimimin yarım kaldığını.

İstanbul eğlence hayatının efsanelerinden biri olan Ece Aksoy’un ismini ilk o gece duymuş, Aynalı Meyhane’de ilk o gece yemek yemiştim.

‘Biberlerin acı değil’ deyince rahatladım

Hayat sahiden ilginç. Aradan yıllar geçti, ben gazeteciliği yarızamanlı bir işe dönüştürüp işletmecilik yapmaya başladım ve Yıldırım Türker bir gün bana ‘Akşam senin oraya Ece’yle yemeğe geleceğiz’ dedi. Elim ayağıma dolaştı o gece.

Gecenin sonunda o sert bakışlarının altında dünya tatlısı bir ifadeyi saklayan kadın bana, ‘Kırmızı biberlerin yeteri kadar acı değil, gecenin sonunda yanıma birini ver, evden sana kırmızı biber göndereceğim’ dediğinde sınavı galiba geçtim diye düşünüp, onun sınavından geçtiğim için çok mutlu oldum.

Bundan birkaç hafta önceyse Beyoğlu Asmalımescit’te işlettiği son mekanına uğradığımda kitabını imzaladı.

Ne yalan söyleyeyim, ilk elime aldığımda ‘Herhalde anılarını yazdı’ diye düşündüm pek çok insan gibi. Sonuçta bunca yılın işletmecisi. Onun sofrasından kimler geldi geçti…

Hayır, Ece Aksoy anılarını yazmayı tercih etmemişti. Daha önce Milliyet Sanat’ta yaptığı gibi, küçük öyküler kaleme almıştı. İçinde bazen bir, bazen birkaç yemek tarifi taşıyan ama bu tariflerin gözümüze sokulmadan hikayenin içine yedirildiği minik öyküler.

Bazen bir adada, bir sahil kasabasında, bir tepe başında yahut bir ağaç altında kalabalıklar içerisinde yalnız, doğayı ve hayvanları çok seven insanların, okurun içini ısıtan hikayeleri…

Çok güçlü bir öykü kitabıydı elimdeki.

Basit ama güçlü cümleler, insanı o mekana sürükleyen tasvirlerle insanın içini ısıtıyor, yetmezmiş gibi kitap okurken insanda kalkıp yemek yapma isteği uyandırıyordu.

14’ünden bu yana yazıyor

‘Yemekte Rüzgar Var’ı okuyunca kaleminin gücüne şaşırmıştım. Meğer o 14 yaşından bu yana yazıyormuş.

O yaşta hemen herkesin yaptığı gibi o da şiirle başlamış. Fakat, herkesten farklı olarak daha 18 yaşında parasını kendi cebinden verip bir de şiir kitabı bastırmış doğup büyüdüğü İzmir’de.

‘Ailede çok kitap okunurdu. Elektrik yoktu o zaman mahallede, gaz lambasında kitap okunurdu bizim evde. Herhalde oradan okumaya merak sardım, sonra kaldı o. Edebiyat tutkuya dönüştü bende. Ben de bu insanlar gibi yazmak istiyorum, dedim’ diye anlatıyor içine genç yaşta düşen yazma ateşini.

Sonra 20’sinde İstanbul serüveni başlamış.

Kitaplardan tanıdığı, kimisine platonik bir aşk beslediği o yazarlarla, şairlerle tanışma fırsatını bulmuş. Arkadaş olmuş ve hep arkadaş olarak kalmış. ‘Eğer arkadaş olarak kalmasaydık, bir tanesiyle bir şey yaşasaydık onların yanında daha fazla duramazdım, o nedenle yanlarında kalmaya devam edebilmek için hep mesafeyi korudum’ diyor.

Fethi Naci ‘Devam et, kitap yapalım’ deyince uçtum

Yıllar içerisinde bir gün, bundan yaklaşık 30 sene önce, ünlü edebiyat eleştirmeni Fethi Naci’ye iki öyküsünü okutma cesareti göstermiş. ‘Verirken ödüm koptu’ diyor, ‘Çok beğendi. Sen yazmaya devam et bunları kitap yapalım, dedi. Ben orada uçtum tabii.’

Sonra bir gün Globe isminde bir dergiden yemek tarifi yazmak üzere teklif almış. Düşünmüş, her yerde yemek tarifi var zaten, ben daha değişik bir şey yapmalıyım demiş ve içinde yemek tariflerinin olduğu öyküler yazmaya karar vermiş. Ve bu kitaba kadar uzanan öykülerin ilklerini orada kaleme almaya başlamış.

Sonra Milliyet Sanat’tan Filiz Aygündüz benzer öyküleri dergi için yazmasını istemiş. Dört sene boyunca Milliyet Sanat’a yemekli öyküler yazmayı sürdürmüş.

Milliyet Sanat’taki yazılarını o dönemde hastanede yatmakta olan Metin Altıok’un eşi Füsun Akatlı hastanede okuyunca kızı Zeynep’le haber göndermiş: ‘Çok tat aldım hikayelerinden, yazmaya devam etse keşke.’

‘Ondan sonra bana biraz daha cesaret geldi, biraz daha şımardım ve yazdıklarımı Yıldırım Türker’e okutmaya cesaret ettim’ diye anlatıyor sonrasını. Türker hikayeleri okuyunca ‘Bunları basacağız’ demiş ve  işte o sürecin sonunda ‘Yemekte Rüzgar Var’ çıkmış ortaya.

Bundan sonra doğa ve eşya insanı anlatacak

Peki ya bundan sonra? Yazmaya devam edecek mi? Yine benzer hikayeler mi yazacak?

‘Bu kitaptan sonra iki hikaye daha yazdım ve sonra durdum’ diyor, ‘Şimdi on sene önce denediğim bir şey üzerine çalışıyorum. İnsanı eşyaya ve doğaya anlattırmak istiyorum. Mesela bir iskemle anlatsın, nerenin ağacıydı, nasıl kesildi, nereye geldi, kimlerle neler yaşadı.’

Fotoğraf: Muhsin Akgün

Kendimden kaçmak için ya yemek yaparım, ya yazarım

‘Kendimden kaçmak istediğim zaman yazıyorum. Uzaklaşmak istediğim zamanlar ya yemek yaparım, ya hikaye yazarım. Hayatımda biriktirdiğim hikayeler zaten var, artık masaya hikaye yazmak için oturuyorum.

Kahramanlar bana fazla benzeyince değiştiriyorum

Bir kadının saçıyla başlıyorum örneğin, oradan birikmişler, yaşanmışlıklar çıkıyor. Hikayenin kahramanlarının her biri benim zaten. Hatta çok ben olunca biraz değiştirmeye çalışıyorum.

İkinci kez emekli olacağım

Bu işletmecilikte 35’inci yılım. Ben iki kez emekli olacağım. İlk emekliliğim 20 yıllık çalışmadan sonraydı. Esas işim muhasebecilik, mali işler ve idare. Ama onun dışında da ne bulursam yaptım. Para kazanmak zorundaydım, seçme lüksüm yoktu.

Egemen Bostancı ‘İşimi elimden aldın dedi

Egemen Bostancı kocamın arkadaşıydı. Dost olduk, yemeğe çok düşkündü. Yemeklerini hep bizde yerdi. Ben hediyelik eşya yapma işine girmişken o Hürriyet’e fotoroman yapıyordu. Bazen ben de asistanlığa giderdim. Bir gün aradı, kahkaha atıyor. ‘Sonunda bunu da yaptın, işimi elimden aldın, patron senin işlerini beğenmiş, bundan sonra fotoromanları sen yapacaksın’ dedi. Hürriyet’e fotoroman yapmaya başladım. Bir yandan da hediyelik eşya işine devam ediyordum.

Topukluyla gittim, yalın ayak devam ettim

O sırada Stüdyo 54 açıldı. Üst katı birisine vermişlerdi, o yapamayınca Egemen gel sen yap, dedi. Öyle bir alakam olmadan başladım ki, ben gittiğimde bütün kadro ayarlanmış, malzemeler alınmış, her şey hazır. Ben oraya süs gibi gidiyorum zannettim işletmeci olarak. Giydim topuklu pabuçları filan. İlk gece izdiham oldu açılışta. Baktım servis yetişmiyor, ayakkabıları attım, yalınayak işe bir girdim, giriş o giriş. O gün bugün yalınayak devam.

Miyopum yahu, göremiyorum aslında

Evet, insanlar çok çekinir benden. O bir tür savunma. Ben güzel bir kızdım, gençtim, 20 yaşında İstanbul’a ve böyle bir çevreye geldim. Herkesle arkadaş olmak istedim, bulunduğum çevreden sevgilim olsun istemedim. Flört teşebbüslerini hep anlamazdan geldim, refüze de etmedim. Oradan bir saygınlık kazandım. Benden çekinmeye başladılar, ondan sonra öyle devam ettim. Miyoptum, gözlük kullanmadım, göremiyorum aslında. Görmeyince tanıdığa denk gelsen de gülmüyorsun, o da sertliğimden sanıyor. Halbuki görmüyorum yahu!

Barcının anısı olmaz

Herkeste anılarımı yazmam beklentisi var. Kitabı da öyle sandılar. Anı yazmadığımı görenler de hep anı yazsana derdinde. Barcının anısı mı olur? O gün açarsın dükkanını, o akşam kapatırsın. Orada olan, yaşanan seninle kalır. Bir tane fotoğraf çektirmedim ben dükkanımda. O konuda vicdan ve ahlak önemli.

Yemek yapmadan duramıyorum, çok mu aç kaldım acaba?

Bugün sabah altıda kalktım, iki çeşit ekmek mayaladım. Duramıyorum yemek yapmadan. Birinci planda yemek var hep. İkinci Dünya Harbi çocuğuyum, acaba bebekken aç mı kaldım diyorum. Seni göreyim, ilk soracağım soru aç mısın? Evde tek başıma yaşıyorum, hep iki üç çeşit yemek var.

Soframız 15 kişiden az olmazdı

Bizim ev hep kalabalıktı. Ailem 1913 Yugoslavya göçmeni. Orta Avrupa mutfağına hakimler. Ama Giritlilerin olduğu bir muhite yerleşmişler bu iki mutfak karışmış. O zaman fukaralık var, malzeme yok. Bir çuval un, şeker, zeytinyağı hep var. Hep börek yapıyorlar, içine ne bulurlarsa koyuyorlar. Çok insan yemek yiyor bizde, 15 kişiden az olmazdı bizim soframız.

Yedirme güdüsü annemden geçti

İşkembeyi mesela annem 15-20 çeşit yapardı, et alamıyor, protein var. Her gün işkembe çorbası yapacak hali de yok. Paçadan kebap yapardı mesela.  Annem de çok severdi yedirmeyi. Ondan geçti bana herhalde.’