Genel sekreterler gelir gider, Kıbrıs değişir
G

1972’nin bir sabahıydı. Lefkoşa’daki ilkokulumun müdürü sınıfları dolaşıp hepimizi apar topar bahçeye topladı. Bugün önemli bir misafir gelecekti. Birleşmiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kurt Waldheim’ı karşılamak üzere Ledra Palace Kapısı’na götürülecektik. Çocuk aklımla bunun neden bu kadar önemli olduğunu tam kavrayamamıştım. Elimize küçük bayraklar verilmişti; büyüklerin yüzünde ise alışılmadık bir heyecan vardı. Hafızamda kalan ilk BM genel sekreteri oydu.

Aradan yarım asrı aşkın zaman geçti. Waldheim’ın ardından Javier Pérez de Cuéllar geldi, Boutros Boutros-Ghali geldi, Kofi Annan geldi, Ban Ki-moon geldi ve bugün António Guterres’in ikinci ve son döneminin sonuna tanıklık ediyoruz. Çocukluğumdan bugüne yedi genel sekreter gördüm. Kıbrıs meselesi hâlâ uluslararası gündemin en eski çözülmemiş dosyalarından biri.

Ama geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Aslında aynı dosyayı konuşmuyoruz. Biz sadece aynı ismi kullanıyoruz.

Görsel: AA

Her başarısız müzakere süreci, her kaçırılan fırsat, her ertelenen karar Kıbrıs’ı biraz daha değiştirdi. Nüfus değişti, ekonomi değişti, mülkiyet ilişkileri değişti, Avrupa Birliği (AB) geldi, doğalgaz bulundu, savaşlar çıktı, yeni jeopolitik dengeler kuruldu. Buna rağmen müzakere dili uzun yıllar aynı kaldı. Sanki her yeni genel sekreter göreve başladığında bir öncekinin bıraktığı dosyayı devralıyor, birkaç yıl umut üretiyor, sonra dosyayı bir sonrakine teslim ediyordu.

Son haftalarda yine benzer bir döngü gördük.

Önce, kapsamlı çözüme giden yolda bir ‘ara dönem’ modeli konuşulmaya başladı. Taraflar arasında geçiş mekanizmaları kurulacağı, güven artırıcı önlemlerin yeni bir siyasi çerçeveye dönüşeceği, ardından kapsamlı çözüme geçileceği yönündeki kulisler beklentileri yükseltti. Bir süre herkes görünmeyen bir BM paketini tartıştı.

Bugün ise görüyoruz ki bu fikirler hiçbir zaman resmi bir BM önerisine dönüşmedi.

Belki gerçekten masada çeşitli senaryolar dolaştı. Diplomasi zaten biraz da budur; fikirler dolaşıma sokulur, nabız tutulur, tarafların refleksleri ölçülür. Ancak Kıbrıs’ta çoğu zaman önerilerin kaderini önerilerin içeriğinden çok uluslararası siyaset belirler.

Tam da bu noktada gözden kaçan başka bir denklem vardı.

Son aylarda Türkiye ile AB arasında konuşulan siyasi ‘al-ver‘ mekanizması beklendiği gibi işlemedi. Ankara’nın Kıbrıs konusunda atacağı adımların AB ile ilişkilerde somut karşılık bulacağı yönündeki beklentiler gerçekleşmedi. AB ise Türkiye’ye açık ve bağlayıcı bir siyasi perspektif sunmaktan yine kaçındı. Böyle olunca ara dönem formüllerinin üzerine oturacağı jeopolitik zemin de büyük ölçüde ortadan kalktı.

Belki de bu nedenle Guterres, New York’taki son gayriresmi toplantının ardından çok farklı bir dil kullandı.

Yeni bir çözüm modeli açıklamadı.

Yeni bir takvim ilan etmedi.

Yeni bir paket ortaya koymadı.

Bunun yerine sürekli aynı kavramın altını çizdi: metodoloji.

Sonuç vermeyecek bir 5+1 toplantısı yapmak istemediğini söyledi. Önce tarafların birlikte çalışacağı ortak yöntemin oluşturulmasını istedi. Güven artırıcı önlemler, hazırlık çalışmaları ve ancak bunlar anlamlı bir zemin oluşturursa yeni bir gayriresmi konferans…

İlk bakışta teknik gibi görünen bu yaklaşım aslında önemli bir zihniyet değişikliğine işaret ediyor.

Çünkü belki de BM ilk kez şunu kabul ediyor: Kıbrıs’ta artık mesele yalnızca çözüm modeli üretmek değil. Önce çözümü konuşabilecek bir siyasi iklim üretmek gerekiyor.

Belki de Guterres’in bu son girişimi yalnızca yeni bir müzakere süreci başlatma çabası değil, aynı zamanda BM’nin Kıbrıs dosyasındaki rolünü yeniden tanımlama girişimi. On yıllardır her başarısızlığın ardından yeniden masa kuran BM, bu kez masayı kurmadan önce taraflara adeta şu mesajı veriyor: “Önce gerçekten ilerlemek istediğinizi gösterin.”

Bu önemli bir değişiklik.

Çünkü bugünün Kıbrıs’ı Annan Planı dönemindeki Kıbrıs değil.

Kuzeyin demografisi farklı. Ekonomisi farklı. Türkiye ile kurduğu ilişki farklı.

Güney ise Avrupa Birliği üyeliğinin sağladığı güvenlik alanı içinde zaman baskısını eskisi kadar hissetmemekte.

Bölgesel jeopolitik de bambaşka bir noktada.

Dolayısıyla bugün hâlâ 2004’ün veya 2017’nin siyasi refleksleriyle hareket etmek, değişen adayı eski haritalarla okumaya çalışmaktır.

Bence bundan sonra asıl tartışılması gereken soru ‘federasyon mu, iki devlet mi?’ değil.

Daha temel soru şu:

Taraflar, birbirine yeniden güvenebileceği bir siyasi süreç inşa edebilecek mi?

Çünkü güvenin olmadığı yerde yöntem işlemez.

Yöntemin işlemediği yerde ise en iyi çözüm planları bile yalnızca arşivlere kaldırılır.

Çocukluğumda Ledra Palace’ın önünde alkışladığım Kurt Waldheim’dan bugüne kadar geçen yarım asır bana bir şey öğretti: Kıbrıs sorunu, çözümsüz kaldığı için aynı kalan bir sorun değil; tam tersine, çözülmedikçe sürekli değişen bir sorun.

Her başarısız müzakere yalnızca yeni bir hayal kırıklığı üretmez. Aynı zamanda adanın demografisini, ekonomisini, hukukunu, uluslararası konumunu ve toplumların birbirini algılayış biçimini de geri dönülmesi giderek zorlaşan biçimde dönüştürür.

Belki de Guterres’in bugün en büyük kaygısı bu.

Bir kapsamlı anlaşmaya ulaşılamayabilir. Bu ilk kez olmayacak. Ama başarısızlığın ardından hiçbir şey olmamış gibi bir sonraki genel sekreteri beklemek artık mümkün olmayabilir.

Çünkü bu kez değişen yalnızca müzakere masası değil. Müzakere edilen adanın kendisi.