Özlemle beklediği sanatçının konserini kameraya kayıt etmek uğruna telefonunun ekranından seyrederek zaten kısıtlı olan konser süresinin çoğunu; bağırarak şarkılara katılamadan, şarkıların ritmine bedenini ve ruhunu teslim edip dans edemeden, sahnede bulunan tüm sanatçıların en değerli motivasyonu olan alkışı onlara cömertçe sunamadan geçiren bir izleyici kitlesi ile karşılaşmak benim için çok çarpıcıydı.
Instagram gibi bazı sosyal medya uygulamalarının kullanımı, insanın varoluşsal bir ihtiyacı olan görülme ve duyulma isteğini tatmin ediyor olabilir. Fakat insanların nerede, kiminle, ne yapıyor olduğunu paylaşma isteği yönetilemez ve kontrol edilemez bir noktaya sürüklendiğinde maalesef bu arzu insanları tek ve asıl gerçek olan, yaşadığı andan koparıyor.
Konserdeki izleyici gözlemimin yanı sıra uygulamaya erişim engelinin olduğu iki haftalık süreçte otel ve restoran rezervasyonlarında gözlenen düşüş, kendimize ara ara şu soruları sormamız gerektiğini bir kere daha hatırlattı:
Bu hayatı kendimiz için mi yoksa başkaları için mi yaşıyoruz?
Yaşam tercihlerimizde önceliğimiz hayatımıza yeni deneyimler katıp yaşamımızı zenginleştirmek mi yoksa bu deneyimleri başkaları görsün diye kayıt edip sosyal medyada paylaşmak mı?
Sokaktan aldığım izlenim son dönemde maalesef sosyal medya kullanımında bu dengeyi biraz kaçırdığımızı gösteriyor. Restoranlarda, plajlarda, sokaklarda, konserlerde insanların anı ölümsüzleştirecek bir fotoğraf ya da kısa bir video çekmek yerine dakikalarca süren fotoğraf ve video çekimleri yapmaları onları gerçek hayatla temastan ve gerçek yaşam deneyiminden git gide uzaklaştırıyor.