Osmanlı yönetici sınıfı çok uzun zamandır yaşanan problemlere çözüm olarak modernleşme politikalarına yönelmiş ve bu yolda önemli adımlar atılmış bulunuyordu. O günlerde modernleşme daha ziyade batılılaşma şeklinde anlaşılıyor ve bu yüzden ıslahat adımları kimlikle ilgili bir mesele olarak görülebiliyordu.
Bir anlamda toplumda altyapının mı yoksa üstyapının mı batılılaştırılması gerektiği tartışması daha o günlerde başlamıştı.
Pantolon giyen, resmi dairelere kendi fotoğrafını astıran II. Mahmut’a “gavur padişah” lakabı boş yere verilmiş değildi. (Buna mukabil “gavur padişah” da bu imajı değiştirmek için elinden geleni yaptı. İstanbul’da bugün mevcut olan sahabe kabirlerinin biri dışında tamamı II. Mahmut döneminde ortaya çıkarılmıştı!)
II. Mahmut’un günümüzde genellikle “Osmanlı’nın hoşgörü anlayışının ifadesi” olarak zikredilen “Ben tebaamın Müslüman olanını camide, Hristiyanları kilisede ve Yahudileri de havrada fark ederim. Aralarında başka bir fark yoktur”şeklindeki meşhur sözü aslında klasik millet sisteminden vaz geçme ve eşit vatandaşlık hukuku oluşturmaya yönelik bir niyet beyanıydı.
O dönemde İmparatorluk nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan Hristiyan tebaanın Avrupalı güçlerin müdahale ve manipülasyonlarından korunabilmesi için de gerekli görüldüğü için II. Mahmut’un takipçileri bu konuda cesur adımlar attılar.