16’ncı yüzyıldan günümüze uzanan bir zaman tünelinden İstanbul’a bakan ‘Hikaye İstanbul’da Geçiyor’ sergisi Meşher’de geçen hafta açıldı. Yüzyıllar önce şehre gelen kaşifler, diplomatlar, yazarlar ve onların eserleri üzerinden kenti odağına alan sergi, İstanbul’un anlatılandan daha fazlası olduğunun kanıtı.

Fotoğraflar: Diken
Ömer Koç koleksiyonundan 300 kitabın da yer aldığı serginin kürasyonu Şeyda Çetin ve Ebru Esra Satıcı’ya ait.
16’ncı yüzyıldan günümüze uzanan serginin seçkisinde İstanbul’a yolu düşmüş herkesin kent hakkındaki izlenimlerine yer verilmiş.

Kurgu ve kurmaca dışı eserlerde dikkat çeken en önemli ayrıntıysa bütün batılıların şehre mistik bir önem atfetmesi ve çoğunlukla da oryantalizmle bütünleşen bakışı.
Osmanlı döneminde Konstantiniyye’yi ziyaret eden veya buraya yerleşen yazarlar, elçiler veya Levantenlerin gözünde şehir kıymeti bilinmemiş, büyüsü ve tılsımı çözülmemiş bir hazinedir.
Ama şehir ‘nereden buraya düştüm’ diyenlere de ev sahipliği yapmıştır.

Hatta bazı eserlerde adı bile anılmamıştır.
Kimi zaman Batı’da başlayıp İstanbul’da sonlanan romanlarda gizemin doruğa ulaştığı veya esrarın çözüldüğü bir yerdir burası.

Peki yolu onların deyimiyle Konstantinopolis’ten geçen yazar, şair ve türlü Avrupalı entelektüeller şehir hakkında neler demişlerdi?
Julian Rathbone, ‘Elmas Pazarı’ romanında şehrin değişmeyen yazgısı hakkında şunları anlatıyor:
“İstanbul, en fazlasıdır. Lawrence Durrell Venedik’i iki ya da üç sayfada yakalar… Çoğu kent bir haftada bitirilebilir: Ondan sonra kendilerini tekrara başlar… Çoğu bir bölümde betimlenebilir, en iyisi bir kitap gerektirir ama İstanbul 24 ciltlik bir ansiklopediyi doldurur.
…Burada her şey hep aşırıydı ve aşırı olmayı sürdürüyor. En çılgın sefahat alemleri, en masalsı mucizeler, olağanüstü azizler, en müthiş şölenler, en korkutucu katliamlar ve acımasızlıkların en tuhafı şehrin tarihine yazılıdır.
Ve hepsinin üstünde şehri yapan insanlar sayılmalıdır: Yunanlar, Romalılar, Yahudiler, Frenkler, Araplar ve Türkler, Anglosaksonlar hariç Batı dünyasının büyük ırkları tek bir kanda birleşmiş, erdemlerini ve ahlaksızlıklarını abartılı aşırılıklarda paylaşmıştır; yeter ki zengini, yoksulu, günahkârı, erdemlisiyle İstanbullusu yaşasın diye.”

Jules Verne, ‘İnatçı Keraban’ romanında İstanbul’a hayran kalan kahramanına şu cümleyi söyletir: ”Burasının Konstantiniyye olması imkansız, burası Londra.”
Harold Nicolson’ın 1921’de yayınlanan ‘Sweet Water’ romanında bir karakterse şöyle der: “Biliyorsun ben hep Costantinople’da yaşadım. İstanbul’un çizgilerinden çok sıkıldım. Çok Türk işi.”
Ve bütün bir serginin sonunda akılda kalan anonim bir söz vardır ki her şeyi özetler: ‘Pera’yı gören bir daha unutmaz.’
Sergide hangi ünlü eserler yok ki: Voltair’in ‘Candide’i, Virginia Woolf’un ‘Orlando’su, Graham Greene’ın ‘İstanbul Treni’, Pierre Loti’nin ‘Aziyadé’si ve daha yüzlercesi.
Tilda Swinton’un tarihi yarımadada çekilen bir film için yolunun İstanbul’a düştüğünü öğrenmek bile mümkün bu sergide. Elbette bunun gibi yüzlerce ilginç bilgiyi de edinebilirsiniz.
Serginin İstiklal’deki bir ara sokaktan girilen kapısı, 13 Temmuz’a kadar İstanbullulara, yolu bu şehre düşenlere ve her daim merak edenlere açık.
Gidin ve görün, bakalım İstanbul size o gün ne anlatacak?
Sergiden sonra merak edip kendim için oluşturduğum, size de önerebileceğim bir okuma listesi:
- Bülbülün Gözündeki Cin, A.S. Byatt
- Aziyadé, Pierre Loti
- Orlando, Virginia Woolf
- İkinci Eş Serüveni: Bir Abdülhamid ve Sherlock Holmes Hikayesi, Andrew Finkel
- İstanbul Treni, Graham Greene
Sergiden üç film önerisi:
- Immortelle, Alain Robbe Grillet
- Journey Into Fear, Norman Foster, Orson Welles
- Three Thousand Years of Longing, George Miller