
LEVENT GÜLTEKİN
acikcenk@gmail.com
@acikcenk
Ülke her anlamda ağır bir enkaz altında.
Milyonlarca insan adeta nefesini tutmuş, ‘Acaba ülkemiz daha büyük bir yıkıma sürüklenmeden bu girdaptan çıkabilir mi’ tedirginliğiyle yaşıyor.
Hal böyleyken kimi muhalifler, ‘helalleşme mi hesaplaşma mı?’ tartışması yapıyor.
Sanki seçim yapılmış, ülke tek adam rejiminden kurtulmuş, sanki bağımsız yargı tesis edilmiş, medya bağımsızlığına kavuşmuş gibi bir durum var da ‘Helalleşelim mi yoksa hesaplaşalım mı?’ tartışması yapıyorlar.
Ne zaman ortaya bir helalleşme kavramı atılsa hemen kılıçlarını kuşanıyor, ‘Ne helalleşmesi, hesaplaşacağız’ sloganı atmaya başlıyorlar.
Aradaki fark
CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, toplumun farklı kesimleriyle duygusal bağ oluşturma amacıyla helalleşme çağrısı yaptığında da benzer bir durum yaşandı.
Halbuki bu iki kavram birbirinin yerine geçecek, biri olursa öteki olmaz anlamına gelecek türden bir anlam içermiyor.
Helalleşme daha çok, hukuki nitelik barındırmayan toplumsal olayları kapsayan bir yaklaşım.
Hesaplaşma ise suç işleyenin yargı önünde hesabını vermesiyle alakalı bir durum.
Kaldı ki bunu da yapacak olan, bireyler değil bağımsız yargıdır.
Zamanı mı?
Mesele bu kadar açık olduğu halde hem liderlerine rağmen kimi CHP’liler hem de kimi muhalifler kaşlarını çatıp yumruklarını sıkarak “Hesaplaşacağız” diye slogan atmaktan bir türlü vazgeçmiyorlar.
Türkiye’de muhalif kesimden hiç kimsenin, mevcut iktidarın yaptığı yanlışların görmezden gelinmesini, ülkeye verdikleri zararın cezasız kalmasını, yolsuzlukların, hukuk cinayetlerinin hesabının sorulmamasını istediğini sanmıyorum.
Bir iktidar değişikliğinde, yargı bağımsızlığına kavuştuğunda bütün bu suçlar doğal olarak yargının meselesi olacak.
Bir durup düşünseler
Ama henüz seçim yapılmamış, ülke sürüklendiği yıkımdan kurtulmamış, seçimlerin olup olmayacağı, olacaksa hangi şartlarda olacağı, dahası iktidarın seçimi kazanmak için hangi yollara başvuracağı bile ciddi bir endişe kaynağıyken, ‘hesaplaşma’ narası atanları anlamak hakikaten mümkün değil.
Üstelik bu öfkelerini sadece iktidar mensuplarına değil, geçmişte iktidarla yol arkadaşlığı yapmış, şimdilerde muhalefet safında duranlara da yöneltiyorlar.
Özellikle kavga etmeyi, slogan atmayı, en ağdalı cümlelerle meydan okumayı muhaliflik zanneden arkadaşların durup tam olarak ne yaptıkları, yaptıklarının ne tür sonuçlar doğurduğu üzerine düşünmesi gerekiyor.
Eğer gerçekten dertleri ülkeyse bu yaptıklarının ne kadar anlamsız ve zarar verici bir tutum olduğunu anlayacaklardır.
Çünkü bu yaptıklarının, devasa devlet ve medya gücünü kullanıp toplumu manipüle ederek kutuplaştıran ve bu kutuplaşmadan beslenen iktidarın ekmeğine yağ sürmekten başka bir getirisi yok.
Hangi güçle?
Diğer taraftan toplum olarak siyasi ya da ideolojik kavga vermiyoruz.
Bir anlamda canımızın, ülkemizin, çocuklarımızın geleceğinin mücadelesini veriyoruz.
Yani kavga değil, yaşam mücadelesi veriyoruz.
Mücadele de akla dayalı yürütülür, öfke ve korku gibi duygulara değil.
Sırf kişisel duygularını tatmin etmek için bu ergen siyaset anlayışıyla hepimizin hayatıyla oynadıklarının sanırım farkında değiller.
Üstelik “Yargıya hesap vereceksiniz” demiyorlar, “Hesap soracağız” diyorlar.
Hangi güçle, hangi toplumsal destekle, hangi konumla bu hesabı soracaklar o da belli değil.
İnsan elindeki güçle ettiği lafların orantısızlığına dikkat etmez mi?
Kaldı ki kimi solcular tam 50 yıldır iktidarlara yönelik “Hesap soracağız” diye slogan atıyor.
Bugüne kadar tek bir gün, tek bir iktidar mensubundan geçmişte işledikleri suçun hesabını soracak bir konuma gelebildiler mi?
Böyle bir konuma gelmek için akla dayalı yöntemler kullanmayı değil, anlık duygusal tatminler için slogan atmayı elbette tercih edebilirler ama bunu bizim hayatımız üzerinden yapmamalılar.
Bin düşünüp bir konuşmak lazım
Diğer yandan demokrasinin, hukukun askıya alındığı, kurumların tahrip, değerlerin yerle bir edildiği, yoksulluğun yaygınlaştığı ülkelerde işlerin daha da kötüye gitmemesi için bin düşünüp bir konuşmak gerekiyor.
Çünkü aksi durumda bu tür ülkelerde hukuka, demokrasiye önem vermeyen, sadece toplumun yoksulluğunu ve öfkesini istismar ederek iktidar talep eden siyasetçiler prim yapıyor ve o ülke daha ağır bir faşizme teslim oluyor. Nihayetinde ülkenin iki yakası artık bir araya gelmiyor.
Buna en iyi örnek Filipinler.
Ne olduğunu merak ediyorsanız Netflix’te Filipinler diktatörünün belgeselini izleyebilirsiniz.
Tekrar edeyim: Hepimiz öfkeliyiz, hepimiz ülkemiz için endişeliyiz.
Haksızlıklar, hukuksuzluklar hepimizin canını yakıyor.
Hepimiz ağdalı sloganlar atarak kahraman pozları verebiliriz.
Duygularımızı tatmin etmek yerine ülkemiz için bazen yutkunuyor, bazen bin düşünüp bir konuşuyoruz.
Çünkü önce bu yıkımı durdurmayı sağlayacak toplumsal birlikteliğin sağlanması gerekiyor.
Hakaretle, “Hesap soracağız” gibi ergence tutumlarla, çatık kaşlı tehditlerle toplumsal birliktelik sağlanmaz, tam tersine herkesi bulunduğu yere hapseder.
Toplumun ilgisini çekmek için tehdide, hakarete, öfkeli sloganlara değil, umut verici söz ve politikalara, kutuplaşmayı ortadan kaldırıp iktidarın toplumsal desteğini zayıflatacak yaklaşımlara ihtiyaç var.