14 Mayıs seçimlerine, Türkiye kapitalizminin –uluslararası koşulların da belirleyiciliği altındaki– ihtiyaçlarının yönüne dair bir gerilim ekseninde gidilirken, müstakbel iktidar adaylarının çatışma ve ayrışma noktaları da bu gerilim ekseni tarafından belirleniyor. Yıpranmış AKP-Erdoğan yönetiminin çeşitli nedenlerle bir ölüm-kalım sorunu haline gelmiş bulunan iktidarda kalma hırçınlığı, onu son noktada halen güvenilmez, ama aynı zamanda gayet tavizkâr bir ‘dönem aktörü’ne dönüştürüyor.
AKP-YRP ittifak protokolünün “Ekonomik Konular” başlıklı ilk bölümünün başına bir levha gibi çakılan şu ifade bu açıdan önemlidir: “Emek yoğun alanların teşvik edilerek işsizliğin azaltılması temin edilecek.” Yeşil ve dijital dönüşüm gibi parolalarla ifade edilen ‘diğer’ burjuva projeye yönelik bu savunma protokolü, aynı anda hem bir uzlaşma hem de çatışma konusudur. Nitekim küreselci hegemonya taarruzları sürerken, Türkiye’yi yönetecek herhangi bir siyasal meşrebin, kampanya dönemine ait sözlerinden cayması şaşırtıcı olmayacaktır ve sözgelimi seçimi kazanmış bir Erdoğan’ın ne yönde davranacağı konusunda eski akitlerini tanımayabileceği herkesçe malumdur.