İktidar mekanizmaları ve ideolojik aygıtları tüm bu hadiselerde seçici bir yası ve hafızayı tercih etti. Suruç’ta ve 10 Ekim’de ölenler “millet”ten kabul edilmediği ve tam da bu nedenle ölümleri cinayetten sayılmadığı için hakiki bir yas talebinde bulunulmadı, hatta ölenler ve geride kalanlar teröristlikle suçlandı. Maden ve tren “kaza”larında ölenler görmezden gelindi, siyasi sorumluluk üstlenilmedi ve istifa mekanizması işletilmedi. Teröre kurban gidenler ise konjonktürü yönlendirmek ve milliyetçi teyakkuzu beslemek için birer araç gibi görüldükten sonra unutulup gitti. Bugün havalimanı saldırısını, Reina’yı, Beşiktaş’ı, Güvenpark’ı neredeyse kimse hatırlamıyor.
Ancak ısrarla hatırlatılan bir gün var: 15 Temmuz. 15 Temmuz yeni bir kurtuluş savaşının sembol günü olarak görüldüğünden ve hem rejim inşası hem de o rejime uygun bir millet yaratılması açısından son derece işlevsel olduğu için, dahası eski rejimin tören ve anmalarının yerine yenilerinin konulması gerektiğinden, o gece yaşamını yitiren insanlar -hakiki olmaktan ziyade araçsal bir şekilde- iktidar mekanizmalarının yas ve hafıza politikalarının bir parçası olmaya devam ediyorlar.