Engels “Konut Sorunu”nu yazdığında yıl 1872’ydi ve Engels’e göre konut sorunu basitçe günümüze ve modern işçi sınıfına dair olmayıp ezilen sınıflar bütün bir tarih boyunca bununla karşı karşıya kalmışlardı. Kapitalizm çağında böylesine yoğun bir biçimde konuşulması ise konut sorununun sadece işçi sınıfını değil küçük burjuvaziyi de etkiliyor oluşuyla, yani küçük burjuvazinin de mülksüzleştirilmesiyle ilgiliydi.
Konut Sorunu’nun yazılışının üzerinden neredeyse yüz elli yıldan fazla bir zaman geçti ama tam da Engels’in “kapitalizm içerisinde çözülmesi imkânsızdır” demesine uygun bir şekilde konut sorunu süreklileşmiş bir kriz başlığı olarak günümüzde de devam ediyor; üstelik hem ABD hem de Avrupa gibi kapitalizmin en gelişkin olduğu iki coğrafya bugün bir kez daha bu sorunla sınanıyor.
Geçtiğimiz yıl Kasım ayında ABD’de yapılan seçimlerde New York belediye başkanlığını kazanan “demokratik sosyalist” Zohran Mamdani’nin başarısının gerisindeki en büyük faktör, sosyal belediyeciliğe dair vaatlerinin merkezine şehirde yaşanan konut krizine dair çözüm önerilerini yerleştirmesiydi.
Peki Türkiye’nin bir konut sorunu, bir konut krizi yok mu? Elbette ki var, üstelik son yaşanan fon krizi bile bir yerinden konut sorununa bağlanıyor aslında. 2014 yılında konut sahipliği oranı yüzde 61,1 seviyesinde iken 2025 itibarıyla bu oran yüzde 57,7’ye geriledi. Yani ev sahibi olma oranı düştü, kiracı sayısı arttı.
Bunun gerisinde elbette ki ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik ve politik durum var. “Enflasyonla mücadele programı” doğrultusunda yüksek tutulan faiz oranlarıyla birlikte ev alabilmek emekçi sınıflar için giderek imkânsız hale geliyor. Ayrıca ücretlerin bilinçli bir şekilde düşük tutulduğu ve ortalama ücretlerin asgari ücrete yakınsadığı, asgari ücretle çalışanların oranının da arttığı bir emek rejiminde ev sahibi olmak artık pek mümkün değil.