
MURAT SEVİNÇ
12 Eylül’de, darbeci işbirlikçilerinin ‘sarı zarfını’ Mülkiye’de ilk alan öğretim üyesi, iktisatçı Tuncer Bulutay Hoca’nın güzel, değerli anısına. Allah rahmet eylesin, mekânı cennet olsun…
Yıl 1986. Lise ikideyim ve lisem kenar mahalledeki kötü bir okul olduğu için, çalışkan öğrenci konumundayım. Bazı derslere o branşın öğretmeni gelmiyor, bir diğer dersin hocası ya da dışarıdan birilerini getiriyorlar. İngilizce dersine ne iş yaptığını bilmediğimiz bir adam gelmeye başladı, kibar ve ilgili davranıyor. Hayâl meyal hatırlıyorum, kısa boylu, ince bıyıklı, al yanaklı, derli toplu giyiniyor.
Ramazan ayı geldiğinde, bir gün, ben ve iki arkadaşımı iftara davet etti bu hazret. Üçümüzün ortak özelliği notlarımızın diğerlerinden yüksek olması. Bir de, alt gelir grubuna dahil ailelerden oluşumuz. Zaten üst gelir grubu bizim lisede değildi. Daha önce de yazmışımdır, ben hangi gelir grubuna dahil olduğumuzu, daha doğrusu bu tabakaların bir adı olduğunu, Türkçesi ‘sınıfsal aidiyetimizi’ Mülkiye’ye gidince öğrenmiştim, meğer biz yoksul tabakadanmışız da adımızı bilmiyormuşuz!
Bizim muhit dindar, tanıdıkların çoğu oruçlu zaten, eh adam öğretmenimiz, “Olur” dedik, bir akşam iftara gittik. Güzelce bir araba geldi, tıknaz ve bıyıklı hocamızla birlikte Anadolu yakasındaki (biz Avrupalıydık!) bir apartman dairesine vardık. O güne dek o kadar büyük bir daire görmemiştim. Devasa, çok odalı bir ev, sade döşenmiş ve büyük bir yer sofrası hazırlanmış (AKP’den önce masa yoktu!), biz yaşlarda gençler ve aralara serpiştirilmiş bıyıklı yetişkinler. Söylemeye gerek yok herhalde, herkes erkek ve aynı tornadan çıkmış gibi.
Sofra harika, zengin. Yetişkinler bizimle sohbet edip bolca soru soruyor; bir ara, karşımda oturan kibar bıyıklı, çıkarıp kartını verdi ve bir ihtiyacım olursa çekinmeden arayabileceğimi(zi) söyledi. O kişi, yıllar içinde çok büyük bir holdingdin patronu olarak tanınacaktı kamuoyunda. Yüce Allah verdikçe vermiş!
İftar sonrasında teravih için dışarı çıkıldı, biz üç arkadaş çaktırmadan gruptan kopup dondurmacıya gittik, namaz sonrası eve döndük, çaylar içildi vs. Aynı araç evlerimize bıraktı. Babam rahmetli, erken uyuyan ve gün doğmadan kalkan biriydi, dükkanını açmadan önce Kuran okuyup sabah namazına giderdi. Çok dindardı. O akşam uyumayıp beni beklemiş. Anneme söylemiş ama ona haber vermemiştim. Hâlâ unutamıyorum, çok kızgın bir ifadeyle nerede olduğumu sordu, anlattım.
Okul yüzü görmemiş, haliyle merkez-çevre teorisi vs. gibi tartışmalardan habersiz, dindar, ticaret yaptığı için insan kumaşından iyi anlayan babam, lafı hiç uzatmadan, son derece sade ve anlaşılır konuştu: “Ne işin var senin bu insanlarla, bir daha böyle bir şey yaparsan bacaklarını kırarım.” Sizce de basit ve anlaşılır değil mi! Dini bütün Hüseyin, memleketi de, dindarı da, düzenbazı da gayet iyi tanıyordu. İkisi de birbirinden dindar anne babam, inandıkları Allah ve peygamberi ile aralarına, hiçbir aracının, ihalecinin, hokkabazın girmesine izin vermedi yaşamları boyunca. Ezcümle, kandırılmadılar, çünkü inançlarından bir çıkar beklemiyorlardı. Çıkarı olmayanı kandırmak o kadar kolay iş değil, demek ki!
Büyüdüğüm çevre itibariyle böyle çok hikâyeye tanık oldum. Çoluk çocuğun nasıl ‘kapıldığını’ gördüm, işittim. Tarikat çevrelerinde yakınlarım, eşim dostum da oldu ve ne yaşadıklarını, nasıl etkilendiklerini, arkadaşlarına ve ailelerine yönelik tavırlarındaki değişimini, nasıl başka insanlara dönüştüklerini izledim.
Sınıf çözümlemesi, yaşamda olup biten her şeyi açıklamaz, açıklayamaz, sınıfsal aidiyetleri bölen farklı kimlikler ve onlardan kaynaklanan türlü ayrımcılıklar var; buna mukabil her hikâye, dönüp dolaşıp bir yerinden sınıfsal aidiyet konusuna temas ediyor. Yoksulluk, gelir uçurumları, bir toplumun da insanın da başına gelebilecek en acı, en aşağılık iş. Bu nedenle, yoksulluğu derinleştiren siyaset uygulayanlardan da, yoksulların tavrı ve tercihleri hakkında kibirle malûl yorum yapıp onları küçümseyenlerden de, bu yaşıma dek içtenlikle nefret ettim.
En acı iştir, çünkü kişilik üzerinde bıraktığı derin izler bir ömür yakanızı bırakmaz. En aşağılık iştir, çünkü yoksuluyla varsılıyla bir toplumu ve insanı çürütür, insanı insanlıktan çıkarır. Yoksulluk, adaletsizlikten, eşitsizlikten, adaletsizlik ve eşitsizliği güçlendirip derinleştiren ‘tercihlerden’ kaynaklanır. O tercihler ‘siyasetin’ konusudur. Hiç kimse anasının karnından bir dünyayı tercih ederek çıkmaz, ‘o’ dünyaya doğar ve sonraki yaşamında her ne yapıyorsa, gözünü açtığı ‘o’ dünyanın hatırasıyla biçimlenir.
Kapitalizmin ve onun insan ile doğayı tüketerek çökmekte olan son versiyonunun büyük becerisi, yaygınlığı ölçüsünde vazgeçilmez ‘miş’ duygusunu, tüm ikna-rıza aygıtlarının hummalı faaliyetiyle yaratabilmesi oldu. Şu an, hasbelkader bu yazıyı okurken, yüzlerindeki kibirli gülümsemeyle “Ya ne alakası var, bak mesela herkes ay-fon kullanıyor” ifadesini mırıldanacak olanları bu sığlığa mahkûm eden, başka bir dünyanın mümkün olduğunu hayal etmelerini dahi engelleyen, son derece başarılı bir rıza aygıtının durup dinlenmeden çalışıyor oluşu. Kuşkusuz, her aygıtın bir kullanım ömrü var, neyse ki.
1980’lerden itibaren, devletin bilerek ve isteyerek, bir sınıfın çıkarları gereğince çekildiği her alanı özel sektör doldurdu. Türkiye ‘özelinde’ özel sektör demek, ince bıyık ve kareli ceketli sermeyenin ‘de’ palazlandırılması demekti. Bazı alanlardaki hizmetin ‘kamu’ tarafından ‘asla’ sürdürülemeyeceği propagandası, akıl-tarih ve bilim dışı safsatalarla pazarlandı yıllar boyu. Gelinen yerde, neredeyse kamunun, yani bizlerin malı mülkü kalmadı artık. Şimdiki tepkilerin bir kısmı da yine sınıfsal aslına bakılırsa, mülkün satılmasına değil de Araplara satılmasına ve bir de çok ucuza gitmesine içerliyor ahalinin bir kesimi!
Sonunda, başta ‘sağlık’ ve ‘eğitim’ olmak üzere, yurttaş bakımından yaşamsal alanlarda büyük ölçüde ‘kâr etme’ isteğinin borusu ötüyor nicedir. Bir fırsatını bulup özel hastaneye gidiyor, mümkünse canımızı çıkarmayı göze alıp özel okullara göndermeye çalışıyoruz çocuklarımızı. Orta-üst sınıf için artık devlet okulu vs. bir seçenek dahi değil artık. Biraz refaha erişen ise zaten çocuğunu yurt dışına gönderiyor. Halimiz bu. Dünya ile bağ kurma ihtimali olan küçük bir azınlık ve artık köle ücretleriyle çalışmaktan başka bir şansı kalmamış, niteliksiz genç çoğunluk nüfus. Bir başka deyişle, o ahlaksız uçurum açıldıkça açıldı, açılıyor. Böyle bir gelecek, gelmese de olur!
Ben geri kafalı bir ‘kamucuyum’. Geri kafalı olmaktan son derece hoşnutum. Yoksulluğu perçinleyen her siyasetin ve o siyaseti savunan herkesin nihayetinde kaybetmesinden yanayım. Ömrümün geri kalanında onların kaybetmesi için elimden ne gelirse onu yapacağım.
İnsanlar neden çocuklarını tarikat yurtlarına verir sizce? Diyelim, şehit cenazelerinin her zaman sıvasız evlere gelişiyle bu eğilim arasında bir bağ yok mu? Yıllar içinde gözlemlediğim birkaç gerekçe var: Birileri, dindarlıktan yapıyor bunu. Çocuğu dindar bir kurumda, dindar insanlarla birlikte olsun istiyor.
Birileri, başka şansı olmadığından, bulunduğu taşrada (genellikle) en nitelikli eğitimi ve barınma imkânını o gruplar sağladığı için gönderiyor çocuğunu. Mülkiye’de, derslerde her yıl kendi sözlü anketimi yapar ve öğrenci profilini anlamaya çalışırdım. Özellikle Ankara’nın doğusundan gelenlerin tamamına yakını cemaat dershanelerinden ve okullarından, yurtlarındandı. Yani devletin bilinçli olarak boşalttığı alanı dolduran al yanaklı ince bıyıklıların ‘öğütme’ ve ‘biçimlendirme’ merkezlerinden. Siz bu insanların Türkan Saylan’a dair hislerinin yalnızca zırva darbecilik ithamlarıyla filan ilgisi olduğunu düşünen kandırılmışlardan değilsinizdir, herhalde. “Ağaç yaşken eğilir” atasözünü başarıyla içselleştirmiş insanlardır kendileri. Arar, bulur, hemen kaparlar ve bir kez paçayı kaptırdıktan sonra, bir gün ayrılsalar da artık o genç insanların kendine gelmesi hiç kolay değil.
Birileri de derin yoksulluktan, başka çareleri olmadığından veriyor çocuğunu o okullara, yurtlara ve en kalabalık kesimin, söz konusu yoksul aile çocukları olduğundan kuşku yok.
Şuraya yazarken elim gitmiyor, birkaç gün önce bir üniversite öğrencisi, güzelim Mehmet Sami Tuğrul, o yurtların birinde vahşice öldürüldü. Okuduğuma göre başka bir yer bulamamış, kalınacak yerlerin çoğu pahalıymış, bu tarikat yurdunun yıllığı iki bin liraymış. Orada kalışının tek nedeni, yoksulluğu.
Öldürülme şekli bir yana, çocukların buralarda yaşadıklarına ‘münferit’ demek en hafif tabirle şuursuzluk. Münferitçi bay ve bayanlara verilecek en terbiyeli yanıt, “Sizsiniz münferit” olabilir. Daha önce de bazı yurtlarda çocuklara tecavüzler, cinayetler vs. sıkça gündeme gelip hemen ve doğal olarak üstü kapatılmaya çalışılmıştı. İsmail Saymaz ‘Kimsesizler Cumhuriyeti’inde gayet güzel anlatıyor olup biteni, alçaklığın boyutunu. Saymaz’ın kitabına ilişkin yazımı buraya bırakıyorum. Kitabı okumanızı öneririm.
Yurtların devletleştirilmesi gerektiğini düşünenlerdenim. Ancak bu öyle iki güne olacak iş değil. Bir gün iktidar değişirse, mamaları azalacağı için zaten bu rezaletin şimdiki gibi çoğalması mümkün olmayacaktır. Madem iki güne olmuyor (aslında olur da, Türkiye’de olmaz!), geriye muhalefetteki yerel yönetimlerin, kreşler gibi, bolca öğrenci yurdu açması seçeneği kalıyor. Her kesimden genç insana eşit ve insanî koşullarda barınma şansı verecek yurtlar. Bu yalnızca binlerce gencin değil, laik/seküler cumhuriyetin geleceği için de elzem.
Laik cumhuriyet slogan ve tweet ile değil, kamuya, kamuculuğa sahip çıkmakla mümkün. Tabii bu ülkenin bir geleceği olsun isteniyorsa. Sosyal-kültürel nitelikleri Türkiye gibi bir ülkede, kamunun boşalttığı ve bile isteye özelleştirmenin teşvik edildiği, hele ki eğitim gibi bir alanı, kimlerin hızla doldurmak isteyeceği ve doldurduğu açık.
Şuncacık ömrümde çoluk çocuğun nasıl tavlandığını gördüm, tanık oldum, anladım. Yoksulluk derinleştikçe muhtelif toplumsal felaketlerin önüne geçmek mümkün olmayacak. O yoksulluğu, ezcümle, yaşadığımızın gerçek nedenlerini görmezden gelen her yorum ve tepki boş laftan ibaret kalır, kalıyor nitekim. Hani “Unutursak kanımız kurusun” gibi afili sözler sarf ediliyor ya, affedin, unutuyoruz ve kanımızın kuruduğu filan da yok.
Kamu, kamu, kamu, yani biz güzel kardeşim, bizim, kamunun, bizim olmalı, biz, kamu, bizler sahip olmalı ve denetlemeliyiz, bizler, kamu, biz hâkim olmalıyız, vergiyi veren, çileyi çeken biz, kamu, bizler…
Yazı önerisi: Ali Topuz’un, sağlık sorunları yaşamasına rağmen ‘infazı ertelenmeyen’ Aysel Tuğluk için kaleme aldığı yazıyı, mutlaka okumanız dileğiyle buraya bırakıyorum.