Edebiyat Müzesi’nin kapısını araladım bir de ne göreyim, Ülkü Tamer o muzip gülümsemesiyle gelene geçene bakıyor. Bir müzenin girişinde tanışın, ahbabın, arkadaşın karşılaması ne büyük onur. Hemen orada de Yayınları’ndan çıkan kitabı: Virgülün Başından Geçenler, başka bir kitabı daha, el yazısı…

Duvarlarda bir Ülkü Tamer sergisi; şair Onur Sakarya’nın kaleminden çıkmış yazılar. Görseller, şiirleri duvarda ve masada Ülkü Tamer.
Misi köyü sokaklarında afişleri var, davet ediyor geleni geçeni. Oturup göz göze gelerek sokak kapısını gözlüyorum. Köy tenha, hafta içi geleni gideni fazla olmasa da orada geçirdiğim zaman içinde gelip gezenler, soranlar, ilgilenenler oldu.
Bir müzeye girip neredeyse içindeki her şeye dair fikrinin olması insana iyi geliyor.
Nereye baksan bir tanış olma hissi, nereye baksan bir arkadaşına tesadüf edecekmişsin gibi. Dün telefonda konuştuğun arkadaşının kalemini ya da el yazısını bir gün sonra müzede görüyorsun ve bu duygu iyi geliyor.

Bir edebiyatçı öldüğünde, ne yazık ki yakınları ilk iş kitaplarından ve eşyalarından kurtulmakta buluyor çareyi. Önce kitaplar tablaya düşüyor, ayakkabıları kapının önüne, eşyaları en yakın çöp kutusuna. Şanslı olanların anılarına nerede ve ne biçimde saygı duyulduğuna belki başka bir yazıda değinirim ama bu durum kaba gerçeği değiştirmez.

İyi ki edebiyat müzeleri var hayatımızda. Hem bizde olan ve titizlikle sakladığımız anılarının başına bir şey gelmesinden korktuğumuz eşyalarını, yazı gereçlerini, imzalı kitaplarını nereye verebiliriz ki başka?

Ahmet Erhan neredeyse son raddesine kadar kullanırdı yazdığı kurşun kalemleri. Bende bu kalemlerden biri vardı ve başına bir şey gelmesinden, kaybetmekten fena halde korktuğum için Kültür ve Sosyal İşler Müdürü Nurgül Işık hanımefendi aracılığıyla müzeye bağışladım. Bir de bana verdiği imzalı kitabını ve şapkasını verdim müzeye.
Tabii, saklamak isteyebilirdim arkadaşımın kalemini; ama orada kamusal bir yarardan öte, kişisel bir duygu ağır basardı. Nitekim Edebiyat Müzesi’nde bağışladığım nesneleri, Ahmet Erhan’ın fotoğrafıyla bir arada görünce iyi bir şey yaptığıma bir kez daha ikna oldum. Bende kalsa en fazla eve gidip gelen arkadaşlarıma gösterecektim ve o küçücük kalemi kaybetmekten korkar hâlde yaşayarak bir anıyı saklamaya devam edecektim. Artık kamuya ait, bir müzenin envanterinde; çok güzel bir duygu.

Yeni dönemde Behçet Aysan ve Arkadaş Zekâi de müzeye katılanlar arasında.
Ne zaman Edebiyat Müzesi’ne gitsem el yazılarına bakıyorum merakla, kim nasıl yazmış, hangi renk kalem ya da mürekkep kullanmış diye merak ediyorum. Kuşaktan kuşağa kalem ve yazı gereçleri değişiyor. Yeni kuşağın dolmakalemleri çok tanıdık. Eski kuşağın dolmakalemleri çok klasik. Biz sanki bir yere yetişmek gibi, hızla yazmışız onca şeyi, el yazılarımız çok aceleci. Bizden önceki kuşakların el yazılarında bir sükûnet var, bu o kadar net görülüyor ki. En azından bu kıyaslamayı yapmak için bile Edebiyat Müzesi’ne tekrarla gitmem gerektiği fikri sabit bende.

Zaten kaç defa gittim ve kaç defa dolaştım anımsamıyorum bile. Orası bir ev gibi, bir kendini bulma, kendinden olanla yan yana gelmek için bir neden gibi adeta. Ne zaman Yaşar Kemal’in rafına bakacak olsam uzanıp aşağıdaki kalemlerden alasım gelir ve bunu yapan, elini uzaten, kalemlere helallenen ilk kişi ben değilim. Dönemin kültür müdürü Güney Özkılınç müzeyi gezdiğimizde beni uyarmıştı, yine de elim gitti o cam fanusa. İnsanı çağıran bir tarafı var çünkü. Yağmur, Serap ve Deniz Zeyrek de vardı o gezide; anımsamıyor olabilir ama Deniz de kalemlere yeşillenmişti…
Küçük bir alan ama o kadar güzel ve yerinde kullanılmış, o kadar güzel yerleştirilmiş ki insanın gördüklerine tekrar bakası geliyor. Gözlükler, karalamalar, not defterleri, daktilolar, el yazısı şiirler, mektuplar efendim, mektuplar… Mektuplar ki anlatılır gibi değil. Dostluk, arkadaşlık, telif beklentisi, okumayıp yazanlara sitem ve daha neler…

Efendim eskiden daktiloyla yazıyorduk. Ben şahsen 1990’da öğrenmiştim daktiloyla yazmayı. F Klavyede, F1 pilotları gibi yazmanın heyecanıyla şaryoya dokunur alt satıra geçerdik. Derken elektoronik daktilo geldi, “O ne büyük kolaylık” dedik. Derken ekranlı elektirikli daktilo geldi, şapkalarımız göğe uçtu. Bilgisayara geçince artık neler olmuştur varın siz düşünün.
Şimdi o daktilolar Edebiyat Müzesi’nde. Sergi hâlindeler, boy boy, sıra sıra. Yakın zaman öğrendim, hâlâ daktilo şeridi satan yerler varmış İstanbul’da. Benim daktilom da Edebiyat Müzesi envanterinde.
Misi sakin ve uzakta bir köy; berberi hâlâ kahvenin içinde. Edebiyat Müzesi’ni görmemeniz mümkün değil, zaten ne kadar yer ki? Yalnızlıktan hayatı boyunca sıkılan onca edebiyatçı bir arada, birbiriyle kavgalı olanlar da sessizlike örtülü bir dostluğu sürdürüyor aralarında.
Nâzım’ın bavulu Şiir Kütüphanesi’nde mi?

Yanıt veremeyeceğimiz sorulardan biri de bu: Şiir Kütüphanesi’ndeki küçük İskender bağışı bavul gerçekten Nâzım’a mı ait?
“1990’lı yıllardı; İzmir’de yaşayan bir kız arkadaşımız bana bir kargo yolladı. Bir de açıklaması vardı: Aile büyüklerinden, büyük olasılık dedesinden kalma bir şeydi gönderdiği; dedesi bir dönem (şimdi tam anımsamıyorum ya Bursa ya da o civar illerden birinde) çay ocağı-kahvehane tarzı bir yer işletiyormuş ve Nâzım oraya gelmiş (yahut sık sık uğrarmış). Bir gün tahta bir bavulunu bir süreliiğine oraya emanet etmiş. Ne yazık ki bir bir daha da uğramamış. Kargodan tahta bir bavul çıktı. Anlatılan ne kadar doğruydu, bilemedim; kızın da izini kaybettim.
(…)
Biri benden bu bavulu alsın. Boş olsa da çok ağır.”

Böyle demiş küçük İskender ve Nâzım’a ait olup olmadığını bilmediğimiz kapağı kırık ahşap bavulu Şiir Kütüphanesi’ne bağışlamış. Ülkü abiyi uğurlamaya beraber gitmiştik İskender’le, o zaman bu mevzuyu bilmiyordum, yoksa Bodrum’dan Gümüşlük’e giderken sorardım kendisine.
Bir şiir kütüphanesinde dolaşmak, şiir kitaplarına temas etmek müthiş güzel bir duygu. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama en az yirmi yıldır şiir kitapları kitapçı raflarında yer bulamıyor. Neredeyse Garip ve İkinci Yeni’den ibaret şiir kitapları var sadece kitapçı raflarında. Mahyacıların yazdıkları en az bir ay kalıyor iki minare arasında, kitaplarımızın ömrü belki de birkaç haftayla sınırlı kitapçılarda.

6 bin 566 kitap var kütüphanede, 4 bin 523’ü şiir kitabı. Geriye kalanlar antoloji, biyografi, imzalı ya da en az 30 yıllık kitaplar. Ben Rilke’nin Duino Ağıtları’nın Türkçedeki ilk baskısını merak ettim önce, A. Turan Oflazoğlu çevirisinden ilk ağıdın ilk dizesini okudum oracıkta aceleyle.

TYS, Pen Türkiye Merkezi, Edebiyatçılar Derneği kütüphanenin bağışçıları arasında Kenan Bengü, Tanıl Bora, İhsan Üren, Yüksel Baysal, Sina Akyol, Gültekin Emre, Semih Gümüş, Metin Celal, Mehmet H. Doğan da diğer bağışçı isimleri.
Bağışçılardan Sina Akyol’a yazılmış bir mektup var kutusunda; Ayda Tümör İzleri’ni okuduktan sonra Talat Sait Halman yazmış. Saygıyla bitirmiş hoca mektubunu. İnsanın derin nefes alası geliyor okudukça. Öyle içten.

Kutular halinde sıralanan arşivlerde neler yok ki… Ben bile kendi el yazısı şiirime denk geldim kuşağıma ayrılan kutuyu eşelerken. Ne büyük onur. Bir davette yazıp vermiştim yıllar önce…
Çocuk kitapları da var bir yerinde kütüphanenin, dergiler de. Bizim Kasım-Aralık 2000’de ilk sayısını çıkardığımız Ağır Ol Bay Düzyazı dergisinin Sonbahar 2003’te yayınlanmış 13’üncü ve son sayısına kadar takım olarak kütüphanede yer alması çok güzel. Son üç sayısında askerde olduğum ve editörü faşistleri de yayınlamayı uygun bulduğu için 13 sayı yayınlanan derginin elbette ve sadece ilk 10 sayısını sahipleniyorum. Ağır Ol Bay Düzyazı vesselam.

Fikret Adil’in Orhan Veli üzerine bir yazısına dek geldim kütüphanede. Yeni İstanbul gazetesinde yayınlanan yazıyda sakallı bir Orhan Veli yer alıyor. Resimaltı da ilginç: “Orhan Veli’nin 1944’te sakallı olduğu zamanlar Bedri Rahmi tarafından yapılmış bir krokisi.” Haydi buyur çık işin içinden. Resmi değil, deseni değil, portresi değil… Krokisi. Bari ‘eskiz‘ deseydiniz. ‘Taslak’ da olurdu. Kroki olunca insan bir duraksıyor haliyle. Bedri Rahmi kısaca ayrıntıya girmeden bir Orhan Veli çiziktirmiş anlayacağınız ama tabii çiziktirilen kişi Orhan Veli, çiziktiren de Bedri Rahmi olunca iş değişiyor.

Can Yücel’in Oktay Arayıcı’ya yazdığı şiir var arşivde. Şiirin yazılmakla birlikte çalışıldığına dair çok güzel bir örnek. Can Yücel şiirini daktilo ettikten sonra, kalemle çalışmış. 23 Ocak 1985 tarihli şiir bir çalışma ya da Can Yücel’in deyimiyle ‘açık eksiltme‘ örneği olarak Şiir Kütüphanesi’nde bizi karşılayan güzel anılardan biri oldu.

1946 Basımı Rahatı Kaçan Ağaç kitabına dokunmak ve Melih Cevdet’i yad etmek, yılkı atlarının yelesine dokunmak gibiydi. Şairane oldu ama rahatımız kaçsın tabii.
Refik Durbaş’ın muzipliği, Ahmet Oktay’ın gizli çekmecesinden gün yüzüne çıkanlar, Süreyya Berfe’nin zulasında biriktirdikleri, canım Eray Canberk ve sevgili Egemen Berköz de Şiir Kütüphanesi’nden aklımda kalanlar.
Dünyada kaç örneği var bilmiyorum. Londra’da bir şiir kütüphanesinin olduğu bilgisi var bende ancak o kadar. Ne çok insan heves etmiş ve emek vermiş. Saygıyla kendilerine.

Bursa’ya gitmek için her zaman bahane ararım çünkü orada çok sevdiğim çocukluk arkadaşım ailesiyle yaşıyor ve çok sevdiğim dostlarım oldu o kentte her zaman. Nilüfer Belediyesi sınırları içinde bir Edebiyat Müzesi’nin olması ve Nâzım Hikmet Kültürevi içinde bir Şiir Kütüphanesi’nin bulunması ve Memet Fuat Kitaplığı olarak faaliyet göstermesi uzun vadede çok anlam ifade ediyor.
Neden Memet Fuat Kitaplığı? Çünkü Memet Fuat hayata veda ettikten sonra oğlu Kenan Bengü kitaplarının bir bölümünü Şiir Kütüphanesi’ne bağışlamış. Koleksiyonlar, Nadir Eserler Bölümü, Arşiv, Şair Kutuları derken öğrencilerin okumak ve ders çalışmak için kullandıkları alanı da es geçmek olmaz.

küçük İskender’le başladık onunla bitirelim. Bir Çift Siyah Deri Eldiven kitabıyla Orhon Murat Arıburnu ödülüne değer görüldükten sonra Arıburnu’nun saati de kendisine verilmişti. Bu armağan için yazılan nottaki el yazısının Hüseyin Alemdar’a ait olduğunu iddia ederim ama bunda ısrar da ederim.
Hamiş: Cuma akşamları mesai bitiminde Şiir Kütüphanesi’ne uğrar ya da sayfalarına girerseniz sizi ‘Mesai Sonu Şiiri’ karşılayacaktır.