
MUSTAFA ALP DAĞISTANLI
mustdagistanli@gmail.com
Otuz yıldan fazla oluyor, Güneş gazetesi yazı-işlerinde çalışıyordum, sahaflarda bulduğum editörlükle ilgili İngilizce bir kitaba gözatmıştım. Ne adı ne yazarı aklımda, ama “Editör, dille ilgili takıntıları olan insandır” dediğini hatırlıyorum. Kitabın yazarı da benim gibi editördü, kendi takıntılarından örnekler veriyordu. Biri aklımda kalmış: “Kesinlikle ‘until‘ yazarım, önüme gelen metinde ’till‘ yazıyorsa derhal değiştiririm.”
“Until” de “till” de “-e kadar” demek, ama “till” daha çok konuşma diline ait.
Dille ilgili takıntılar da kelimelerle başlıyor galiba. Her kelimenin tam da yerli yerinde kullanılması gibi bir takıntı, yazıyla şöyle ya da böyle ilgili herkeste olmalı tabii. Turgut Uyar “eğer”e takık, –haksız değil–, fazlalık görüyor bu kelimeyi. Vurgu amacıyla kullanılıyorsa neden olmasın ama? Yazıda fazlalık herşeye takık olmak iyi zaten. Ataç da fazlalık/gereksizlik dolayısıyla “sebepten ötürü” denmesine takık mesela, sebep de ötürü de aynı şey demek olduğu için…
Ama böyle bir mantığa, nesnel bir gerekçeye bağlanamayacak, keyfi takıntılar da var. Neden bilmem ben “diğer” demeyi de yazmayı da sevmem oldum olası, “öbür” derim, “öteki” derim… Böyle takıntılar nasıl oluşuyor acaba? Editörlüğe, iyi kötü yazı yazmaya başladığımda bazı takıntılarım vardı, zamanla yenileri eklendi. Herhalde okurken oluştu bunlar, bazı kelimeleri, kullanımları seçtim, bazılarının üstünü çizdim… “Diğer”in üstünü neden, ne zaman çizdiğimi hatırlamıyorum. Belki annemden babamdan geçmiştir, onların “diğer” dediğini hiç hatırlamıyorum. Ama asıl çocukken arkadaşlarımın ağzından da hiç duymadım galiba “diğer” diye bir şey. Çok sonra, çocukluk arkadaşlarımdan biri sık kullanmaya başlamıştı “diğer”i, böyle “kitabi” diyebileceğim bazı kelimeler, deyişler diline yapışmıştı üniversite döneminde, öztürkçeye de düşmüştü…
1985’te çok hoşuma giden bir şey oldu. Mimar Sinan Üniversitesi’nde bir tiyatro çalışmasında tanıştığım Cevat Çapan “diğer”den hoşlanmadığını, asla kullanmadığını söyledi bir vesileyle. Hem takıntıma böyle donanımlı bir ortak bulduğum için sevinmiştim, hem de bu dünya tatlısı adamla bir ortaklık da böyle kurabildiğim için.
Birkaç ay önce de Cemal Süreya’nın Günler‘inde şuna rastladım (839. Gün):
” ‘Diğer’ sözcüğünü oldum bittim sevmem; hiç kullanmam. (…) Edebiyatçıya, yazara, özellikle de şaire ve deneme yazarına (…) hiç yakışmıyor. ‘Öbür’, ‘öteki’, ‘diğer’, ‘başka’… Bu sözcüklerin ortak bir anlam havuzları var, bir de ayrı ayrı özel anlam bölgeleri. Diyorum, ‘diğer’ sözcüğünün ortak havuzda fazla içerik payı kalmamış. Konuşma dilinden sürülmüş. İyi yazarlar da sevmiyorlar onu.”
Daha önemli başka takıntılarım da var tabii. Kesinlikle “peşi sıra”, “aklı sıra” yazmam, yazana da iyi gözle bakmam, işkillenirim ondan. Demek aklının sıra olduğunu sanıyor, vah vah! diye düşünürüm. Ben bu sıraları bitişik yazarım, sadece “sıra sıra”yı ayrı yazarım, gerçekten sıradan bahsediyordur çünkü. Aklısıra’yla “aklınca”, “onun aklına göre” demek istiyoruzdur biraz küçümseyerek, peşisıra’yla “ardından” demek istiyoruzdur.
Tabii, “birarada”yı da işte böyle bitişik yazarım ben, ayrı yazanlardan da kuşku duyarım: Demek istedikleri başka, dedikleri başka, farkında mı değiller, hiç düşündüler mi acaba? Daha önce verdiğim bir örnekle açıklamaya çalışayım:
Mesela, ağzımdan yel alsın, bir deprem olsa ve öğretmen, çocukları okuldan bahçeye çıkarma fırsatı bulsa, onları “bir arada” tutmaya çalışmaz, kesinlikle çalışmamalıdır, çünkü “bir arada”, üstlerine bir şey düşebilir, bir duvar çökebilir, vs. Bir deprem anında aralardan uzak durulmalıdır. Ama öğretmen, çocukları bahçede kesinlikle “birarada” tutmaya çalışmalıdır. Paniğe kapılıp dağılacak çocukların başlarına bir şey gelmesini önlemek için.
Kural basit: iki kelime biraraya geldiğinde yeni bir kelime, anlam üretiyorsa bitişik yazılmalıdır. Peki, neden ayrı yazıyorlar bu kelimeleri, imla kılavuzları öyle dediği için mi? Mantığını göremediğimiz komutlara neden uyalım ki? (Dün BirGün’de Atilla Aşut, meseleyi iyi bir yerinden yakalamıştı.)
Aman neyse, herkesin takıntısı kendine. Hem zaten editörlerin takıntısı varsa, yazarların da vardır, onların yazım biçimlerine neden burnumuzu sokalım ki. Nermi Uygur, mesela, “birşey” yazıyor, “sözcük-birliktelikleriyle” yazıyor, “birbakıma”, “heryönüyle”, “birkezde”, “yenibaştan”, “belbağladığımız” yazıyor. Bu kelimelerin üstünde düşünüp taşındığını anlıyoruz Nermi Uygur’un, birleşik yazılmasına bir anlam yüklediğini, bizi de anlam yüklemeye, anlamı anlamaya davet ettiğini görüyoruz. Editöre mi kalmış bunları “düzeltmek”?! Editör de yazarın meseleleri, anlatmak istedikleri, anlatım biçimleri üstünde düşünüp uyarır, önerir, tartışır tabii, o kadar.
Ama bakın neler olmuş, Cemal Süreya demin bir kısmına yer verdiğim 839. Gün’e şöyle başlıyor:
“2000’e Doğru‘da bu hafta yayımlanan yazımın başlığı değişmiş. Ben ‘Dündar, İdris ve Öbürleri’ demiştim. Kim ne düşünmüşse başlıktaki ‘öbürleri’ sözcüğünü ‘diğerleri’ olarak değiştirmiş. Belki de ‘öbürleri’ sözcüğünün orada tam oturmadığını düşünmüş. Ya da yanlış bulmuş. Oysa ‘öbür‘ sözcüğünde bir yakınlık anlamı da vardır. Benzerleri anlatır. (…)”
Editör, hiç sanmam ki Cemal Süreya kadar ya da onun gibi bu kelimeler üzerinde düşünmüş de yine de hakkı olmayan bu değişikliği yapmış olsun.
Bir de öyle yazı dikenleri, hatta zehirleri vardır ki bunlarla ilgili takıntıları olmayan, bunlara gözyuman kişiye editör denemez gerçekten de. Gazetelerdeki, internet sitelerindeki, tv kanallarındaki editörler mesela şunlara nasıl yol verebiliyor: ifadesinde bulundu, yorumunda bulundu, şeklinde konuştu, ifadelerini kullandı… Allah da yazmış olsa değiştiririm bunları. (Bu çıldırtıcı kalıplara bu köşede değinmiştik.)
Söylemeye gerek olduğunu hergün defalarca anlıyoruz, her editörün, her yazarın, her gazetecinin klişelerle ilgili sarsılmaz bir takıntısı olmalıdır bir de. Onlardan uzak durmayı bilmeli, yeni icat edilenleri derhal fark edebilmelidir.
Peki, dille ilgili takıntılar neden gereklidir editör için – aslında hem yazar hem okur için?
Takıntı, en önemsiz görüneni bile, editöre bir metin karşısında asgari uyanıklık, zindelik, bilinç sağlar. Takıntısı olan editör, bu takıntısının peşinde metne dikkat kesilir, dikkat kesilince başka bilgilerini de daha dikkatli, daha derin devreye sokar. Ayrıca, yeni dil dikenleri, zehirleri çıkıp durur, takıntılar bu zehirlere karşı panzehir, bu dikenlere karşı kalkandır.
Dil takıntılarının sonu yoktur, Türkçe gibi yazarlarınca, gazetecilerince bile alabildiğine hoyrat, acımasızca kötü kullanılan bir dilde takıntılı editör, takıntılı okur hergün cehennem azabı çeker. Bu takıntıların çok temel bir hedefi vardır aslında: metni olabildiğince anlaşılır, sade, dolayısıyla etkili kılmak.
Takıntılı bir editör, kısacık basit bir haberi bile, bir tweet’i bile şöyle gevşeyerek okuyamaz, bir duvar yazısını, bir sloganı bile. Mesela muhabir Evrim Deniz şöyle yazmış:
“Doğal güzelliklerin içinden Yüksekova şehir merkezine gelmek insanı hayal kırıklığına uğratıyor.”
İşte demek istediğiyle dediği birbirini tutmayan bir örnek. Evrim Deniz aslında şunu demek istiyor:
“Doğal güzellikler içinden geçip gelinen Yüksekova şehir merkezi insanı hayal kırıklığına uğratıyor.”
Yani, hayal kırıklığına uğratan doğal güzellikler içinden gelmek değil, Yüksekova’nın kendisi. Tolstoy bile, bin sayfalık Savaş ve Barış‘ı üstelik elle iki kere yazmış, allah bilir kaç kere okumuştur. Biz yazdıklarımızı neden bir kere daha okumayız, o kadar mı eminiz yazdıklarımızdan? Ya bu haberin editörüne ne demeli?
Bütün takıntılarımı sıralayacak değilim, nasıl iflah olmaz bir takıntılı olduğumu gösteren bir örnekle bitireyim en iyisi. Şu fotoğrafa bakın:

Kepçenin üstündeki uyarı yazısı yanlış değil ama bana tuhaf geldi yine de: “25 metreden fazla” mesela 40 metre mi? Öküz altında buzağı aradığımın farkındayım, “25 metreden az” olmasın demek istiyor. E o zaman şöyle söylemek daha iyi, daha da önemlisi, daha uyarıcı değil mi: “Çalışan makineden en az 25 metre uzak dur.”
Bir takıntımı daha söyleyeyim, pek kimsenin destek olmadığı bir takıntımı: Derelerden en az 100 metre uzak durulması, hiçbir yerine dokunulmaması gerekirken bu iş/inşaat makineleri ne arıyor derelerin içinde, DSİ bunları niçin yapıyor, yaptırıyor?