Terörizm denilen şey bir şiddet hareketinden ibaret değil. Siyasi bir hedefi, sosyolojik ve ekonomik bir tabanı, psikolojik bir dinamiği olmadan gelişip kurumsallaşamıyor. PKK türü örgütler kendisine sadık milyonlarca sempatizandan oluşan bir halk desteği ile bütünleşince basitçe terörist öldürerek altından kalkılacak bir sorun olmaktan çıkıyor.
Yasanın kabul edilmesi önemli bir hukuki adım olsa da kronikleşmiş bir kimlik çatışmasının sona ermesi, sadece silahların bırakılmasıyla mümkün olamıyor. Zira toplumların kolektif hafızadaki deneyimleri, anlatıları, korku ve alışkanlıkları daha uzun soluklu bir takvime ihtiyaç gösteriyor.
Tam da bu nedenle Terörsüz Türkiye’yi konusunu tartışırken güvenlik ile güvendelik arasındaki farka değinmemiz gerekiyor. Güvenlik dediğimiz şey, esasen bir tehlikenin varlığı ya da yokluğu üzerinden şekillenen somut bir olgu. Güvendelik duygusu ise verili koşullarda insanın kendisini nasıl hissettiğiyle ilgili. İki kavram birbirine paralel gibi görünse bile aynı değil.
Zira bireylerin son derece güvenli bir ortamda kendilerini tehlikede hissetmesi mümkün; tıpkı ciddi risklerin ve tehditlerin bulunduğu bir ortamda güvende hissetmesi gibi. Güvenlik dediğimiz şey bizi çevreleyen koşullara ilgili, diğeri ise o koşulları nasıl algılandığımızla.
Bu bağlamda PKK’nın silah bırakması, Türkiye’nin güvenliğini artıracak bir durum olsa da toplumdaki güvendelik hissini eş zamanlı olarak geliştiremeyebilir.