Coşkun Çokyiğit: 'Festival filmi' sinemacılığı

Okura not

Günün 11’i, Türkiye medyasındaki görüş ve yorum çeşitliliğini yansıtmak amacıyla hazırlanmaktadır. Aşağıda özetini bulacağınız yazıya yer vermemiz, içeriğini onayladığımız ve/veya desteklediğimiz anlamına gelmez.

Zuhal Olcay’ın jüri başkanlığını üstlendiği 33. Adana Altın Koza Film Festivali Ulusal Uzun Metraj yarışma filmlerinin biri hariç tamamını halkımızla beraber seyrettim. Kimi seans, perdedeki baba karakterini kendi babası zannederek, “Baba, baba!” diye seslenen ve tüm salon tarafından sevgiyle karşılanan zihinsel engellilerle, çoğu zaman da bütün biletler bedava olduğu için biletli sinema öğrencilerinin yerini işgal eden, kabahatlerini kabadayıca bağırıp çağırarak örtmeye çalışan külhanbeyiler ile. Maalesef Adana’nın kaderi bu!

Onlarca deneyimli personelin epey zamandandır İstanbul’daki sektör temsilcileriyle ve kimi festivalci yazarlarla iş birliği içinde tekrar tekrar düzenlediği uluslararası bir etkinliğin her yıl bu şekilde tökezlemesi feci bir durum!

Muhtemelen üçüncü beşinci tekrar olacak ama festivallerde gösterilen ve “festival filmi” etiketi yapıştırılmış filmlerin belirleyici vasıfları o kadar birbirinin benzeri, o kadar aynı kaynaktan beslendikleri, ilham aldıkları veya esinlendikleri belli ki ilkini seyrettikten sonra diğerlerinde dejavu yaşıyorsunuz.

Bu yılki filmler biçimsel olarak aynı temel estetik kabulden besleniyor olsalar da alttan alta ve örtük biçimde politik bir duruş sergileme hevesini dahi gösteriyordu. Ama bu sadece bir heves olarak göründüğü ve hissedildiği için bana Attila İlhan’ın, “Menderes Diktasının şiiri” dediği; İkinci Yeni Şiir akımının estetik anlayışı hakkındaki fikrini hatırlattı.

İlhan, şiirin yalnızca kelime, imge ve biçim oyununa indirgenmesine karşı çıkarak bu edebiyat akımını “Anlamsızlıklar Sirki” diye tanımlamıştı. Özü itibariyle, İkinci Yeni’nin “kapalılık” anlayışının, şiiri toplumdan uzaklaştırdığını savunmuştu.

Sinemaya, bilhassa “festival filmleri” sinemasına ve sinemacılığına dönersek durum hiç de farklı değil.

Coşkun Çokyiğit’in yazısı