Ceyda Karan, Hikmet Çetinkaya ve 'laiklik' tartışması…
C

Murat Sevinç
Murat Sevinç
Mülkiyeli. Anayasa hukuku, tarihi ve Türkiye'nin siyasal yaşamına odaklandı. 2017'de Barış İmzacısı diye üniversiteden atıldı. 2024'te iade edildi. Kitapları da var. Köşe yazısı yazmaya Radikal İki'de başladı, 2014'ten beri Diken'de.

 

murat sevincMURAT SEVİNÇ

Sabah gazeteyi açıp ilk sayfadaki haberlere göz atıyorsunuz, okuduklarınız şunlar:

‘Bahçeli oruç muydu, değil miydi?’  Havuzcular, Bahçeli’nin oruçlu olmadığını kanıtlama peşinde.  İşin matrak yanı, bu rezil çabanın haberiyle AKP’lilerin Halaçoğlu’nu kınama haberleri yan yana! Neymiş efendim, Ülkücü tarihçi, ‘Baykal’ı seçersek AKP’liler dinsize oy verdi derler’ demiş.

‘Peki bundan sana ne’ sorusunu bir yana bırakalım. Haksız mı adam? Demezler miydi? Bunu kullanmazlar mıydı? Yıllardır dini duyguları posasını çıkarana kadar sömüren, seçim meydanlarında liderlerin mezhebini bas bas bağırıp oy devşirmeye çalışan, bombalarla can veren onlarca yurttaş için dahi ‘Sünni’ vurgusu yapan, rahmetli babam mıydı?

Diğer manşet ise Karan ve Çetinkaya’ya ilişkin. Köşelerinde Charlie Hebdo’nun malum karikatürünü yayınladılar ve haklarında dava açıldı. ‘Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama’ ve ‘kin ve düşmanlığa alenen tahrik.’ Ortada şikâyetçiler ve müşteki olmak isteyenler var.

Şikâyetçilerden biri hızını alamayıp “Cezalarını biz verelim” filan diyor. Haklı olarak Dingo’nun Ahırı’nda yaşadığını düşünüyor belli ki. Müşteki olmak isteyenler, Türkiye devlet başkanının oğlu, kızı, damadı vs. Belli ki İslami değerler konusunda son derece hassas insanlar. Yoksa ne diye ‘müşteki’ olmak istesinler.

Ramazan ayında bir laiklik yazısı şart oldu

İşte hal ve haberler bu merkezdeyken, Ramazan ayında bir laiklik yazısı şart oldu sanırım.

Türkiye 19. yüzyıl başından bugüne dek, II. Abdülhamit’e, tek parti ceberutluğuna, Demokrat Parti’ye, darbecilere, 12 Eylül faşizmine vs. rağmen ‘Batı’yı izledi. 2015’te ‘her şeye rağmen’ AB ile görüşmekteyiz ve hala demokratik anayasa masalı dinliyoruz.

Bugün memleketin gençlerine sorsanız herhalde çoğu ‘Batı’ der.

Batı şehirlerinde yaşamak, Batı’da yüksek lisans, doktora yapmak istiyorlar. Hali vakti yerinde muhafazakâr aile çocukları da tatilde Paris’e, doktora için İngiltere, ABD’ye gitmek istiyor. TV’lerde en çok seyredilen ve yurt dışına, diyelim Arap ülkelerine ithal ettiğimiz diziler Türkiye’deki Batılı yaşamı yansıtan yapımlar. Genç kızlar oturup Kerem Bursin’i, Kıvanç Tatlıtuğ’u izliyor. Kahve ya da cami avlusunda lak lak eden yaşlı da, Kanyon’daki reklam ajansı çalışanı da Arda Turan’ın Barselona’ya transferinden çok memnun.

Höt zötle olmuyor

Demek ki insanlar on yıllar içinde yerleşmiş siyasal-kültürel eğilimlerini ve memleketler ‘ana’ yönlerini, üç beş kişinin höt zötüyle değiştirmiyor.

Haliyle Türkiye’nin yönü de temel sorunu da ‘demokrasi.’ O demokrasilerin 2015 Temmuz ayında hangi ortak özelliklere sahip olduğuysa belli. Kültürleri, yaşam tarzları, yeme içme alışkanlıkları ve daha sayısız nitelikleri birbirinden ne denli farklı olursa olsun demokratik devletler ve halkları, belli/ortak yönetim/hukuk ölçütlerine uygun davranıyor.

Örneğin bir İtalyan ‘Bizim fıtratımız farklı kardeşim, başlatmayın AB normlarına’ demiyor. Ya da İngiliz kraliçesi, ‘İngiltere şirket gibi yönetilmeli, mevzuata takılmamak lazım’ buyuramıyor. İtalya devlet başkanının baş danışmanı ‘İki silahım var, sıkarım vallahi’ şeklinde zırvalamıyor.

Laik/seküler olmayan bir demokrasi yok

Demokratik sistemlerin yaşamsal önemde ortak bir özellikleri, laik/seküler oluşları. Yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokrasi yok. İki sözcük İngilizce ve Fransızca’da birbirlerinin karşılığı. Buna mukabil Kıta Avrupası ile Anglo-Amerikan tipi laiklikler arasında bazı farklar var. Bu yazıda her ikisi için de ‘laikliği’ kullanmayı tercih edeceğim çünkü adı ister seküler ister laik olsun, bizi ilgilendiren ‘ortak’ nitelikleri: Laik/seküler bir hukuk sisteminde, ‘dini kurallar’ı referans alan hukuksal işlem yapılamaz.

Bu, bir yasa için olabileceği gibi, idari işlem ya da eylemler için de geçerlidir. Yönetici, yargıç, milletvekili, genel müdür, kaymakam vs. dindar olabilir ancak işlemleri, herhangi bir dinin ilkelerine dayanamaz. ‘Laiklik’ için de ‘sekülerlik’ için de ideal durum budur.

Bazı İstisnalar vardır ve bunların gerekçeleri tarihtedir. İngiliz kraliçesinin Anglikan Kilisesi’nin başı oluşu gibi. Norveç Kralı’nın Evanjelik-Luteryen oluşu gibi. Ya da örneğin ABD’de başkanın kutsal kitibın üzerine yemin edişi gibi.

Ancak Türkiye idaresi nicedir bir mezhebin idaresine dönüşmüş durumda. Bu nedenle, yaşadığımız iklimde herhangi bir inanç-sistem tartışmasının sağlıklı yürütülmesi pek mümkün olamıyor.

Yıllardır, derslerde en fazla tanık olduğum eğilimlerin birinden vereceğim örnek, ne demek istediğimi daha anlaşılır hale getirebilir.

Genç ve henüz herhangi bir konuda kinle dolmamış insanlar, bu konuları heves ve içtenlikle tartışabiliyor. Konu inanç/ifade özgürlüğüne her geldiğinde, dindar öğrencilerin önemlice bir kesimi söze ‘inancımızın gereği’ ifadesiyle başlıyor. Ve bu ifade bir kez dile geldiğinde artık ‘gereği gibi’ bir laik devlet/hukuk tartışması sürdürmek olanaksızlaşıyor. Çünkü öncelikle ‘inancın gereklerinin, devleti ve diğerlerini değil yalnızca inançlıyı ilgilendirdiğini’ anlatmak gerekiyor.

Burada da ‘gerekler’ ile ‘kamusal yaşam’ arasındaki dengenin nasıl kurulacağı sorunuyla karşılaşıyoruz. Dini ritüel  ve sembollerin kamusal alandaki görünürlüğünden söz etmiyorum. Bir inancın, kamusal yaşama ve hukuk kural/uygulamalarına yön vericiliğinden söz ediyorum.

Demokratik devlette inanç özgürlüğü tartışması, ‘bir inancın gerekleri’ bağlamında sürdürülemez. Bu kadar açık.

Hangi düzlemde?

Demek ki öncelikle çok önemli bir soruyu yanıtlamak durumundayız: İnancın sistem içindeki ‘konum’unu, hangi düzlemde konuşacağız? Her birimiz ‘ilahiyatçılar’a özenip ‘dinin gerekleri’ üzerine mi tartışacağız? Yoksa inançlar karşısında yansız olan ve hiçbir inanca yaslanmaması gereken demokratik/laik devletin çizdiği çerçeve içinde, inanç özgürlüğünü mü?

Eğer bir dinin gerekleri üzerine konuşulacaksa, demokratik/laik sistem buna tahammül göstermez. Laik hukuk devletinin talebi, ‘inanç özgürlüğü’ üzerine konuşulup karara varılmasıdır. Ve tekrarda yarar var: Yeryüzünde laik/seküler olmayan bir demokratik devlet yok.

Türkiye ne yazık ki henüz ‘doğru’ tartışma düzleminde değil. Bu nedenle genel anlamda inanç özgürlüğü değil, ‘tek bir dinin, bir mezhebinin, belli bir yorumu üzerine’ lafazanlık ediliyor.

Buna mukabil tarihsel olarak ülkenin yüzü/hukuku Batı’ya dönük olduğu için, sürekli bir gerilim içinde yaşıyoruz. Demokratik devlet ilkesine tümüyle aykırı biçimde, çoğunluk inancı mensuplarının ‘diğerlerini yola getirme’ özlemini tecrübe ediyoruz. Üzerine koşulan, inanç ve ifade özgürlülüğü yerine dindarın hassasiyetleri.

Ve böyle olduğu içindir ki bir ‘ifade özgürlüğü’ davasının şikâyetçisi, “Bırakın cezasını biz verelim” deyiveriyor, fütursuzca. Ne yapacak acaba? Nasıl bir ceza seçecek? Hakikaten bıraksalar, Karan ve Çetinkaya’nın başlarını mı kesecek? Linç mi? Kırbaç mı? Ceza dediği nedir?

Kişisel olarak, o karikatürü yayınlamazdım. İyi hoş da insan hakları/ifade özgürlüğü alanı, gelişimini benim gibi ‘Ne gerek var?’ diyenlere değil, Karan ve Çetinkaya gibi elini taşın altına sokanların cesaret ve tercihine borçlu. Yani bugün ‘Müslümanlar’ın da yararlanıp sığındığı bir ‘insan hakkı’ kavramı/mücadelesi varsa ve giderek gelişiyorsa; başını derde sokup çile çekmeyi göze alan insanlar sayesinde.

Diken, uzun yazılara kızıyor! Bu nedenle kesiyorum. Konuya devam edeceğim.